Veysel
Kurt, Mustafa Kibaroğlu, İsmail Sarı, Ragıp Soylu

Dosya

ABD’de başkanlık koltuğuna oturan Trump’ın izleyeceği dış
politikanın çerçevesi belirginlik kazanmaya başladı. Bu bağlamda Amerikan dış
politikasındaki değişimin Türkiye-ABD ilişkilerine nasıl yansıyacağı ve önceki
dönemde oluşan çatlakların onarılıp onarılmayacağı merak ediliyor. Bununla
birlikte Suriye krizi ve Ortadoğu denklemi de düşünüldüğünde iki ülke
ilişkilerinde merkezi konumda bulunan güvenlik konusunu dosyada masaya
yatırdık.

Trump’ın ABD başkanı seçilmesi birçok konuda olduğu gibi
Türkiye-ABD ilişkileri konusunda da analiz yapmayı zorlaştırdı. Tarafsız
gözükme derdinde olan birçok analist geleceğe dair projeksiyon çizmekten
kaçınarak Türkiye-ABD ilişkilerinin geldiği noktayı tartışmanın merkezine
oturtmayı tercih etmektedir. Daha tarafgir bir noktadan bakanlar ise hem hala
Trump’ın başkan seçilmesini hazmedememiş durumda hem de Türkiye’nin ABD ile
daha kötü bir dönem yaşayacağına dair kurgular peşinde. Halbuki uluslararası
ilişkilerin analizini yapmak için de kullanılan birtakım çerçeveler vardır.
Devletler uluslararası yapının işleyişine göre çıkarlarını önceleyerek hareket
ederler. Bu çıkarlar kimi zaman iş birliği yapmayı kimi zaman ise çatışmayı
gerektirir. Devletler bazen istemedikleri seçenekleri kullanmak zorunda kalır
bazen de niyet etmedikleri noktalara sürüklenir. Ülkelerin dış politikası ve
diğer devletlerle kurduğu ilişkiler uluslararası sistemin devletlere nasıl bir
hareket alanı tanıdığı, aktörlerin bu alanı ve hangi araçları nasıl
kullandığına göre şekillenir.

Türk-Amerikan ilişkileri de bu varsayımın dışında
değildir. Soğuk Savaş dönemi iki nükleer gücün birbiriyle rekabetine dayalı
olarak tanımlanmakta ve devletler de içinde bulunduğu kampın stratejik
önceliklerine göre davranmaktaydı. Bu dönemde Türkiye-ABD ilişkileri de bu
çerçevede şekillendi. Kıbrıs krizi sebebiyle yaşanan gerilim dahi ilişkilerin
bu doğasını etkilemedi. Soğuk Savaş sonrasında ise oluşan jeopolitik boşluğu
kullanan ve yeni şartlara adapte olmaya başlayan Türkiye’nin ABD ile ilişkileri
yine müttefiklik çizgisinde devam etti.

AK Parti dönemi ile birlikte ise yeni dış politika
araçlarının devreye girmesine rağmen ilişkilerin mahiyetinde önemli bir dönüşüm
yaşanmadı. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi bir gerilime neden olduysa da
Obama’nın Kanada’dan sonra ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yapması ve
Türk-Amerikan ilişkilerini “model ortaklık” olarak tanımlaması ilişkilerin
rasyonel bir düzlemde yürüdüğüne işaret etmişti. İkili ilişkilerin gerilmesi
ise Obama yönetiminin Türkiye’nin çıkarlarını göz ardı ederek bölgesel
dönüşümlere yaklaşması ile gerçekleşti. Obama’nın bölgede İran’la nükleer
anlaşmayı önceleyen ve ABD’nin geleneksel müttefiklerini güvenlik problemleri
ile karşı karşıya bırakan stratejisi Türkiye’ye de yansımış ve ABD ile sahip olduğu
müttefiklik ilişkisine gölge düşürmüştür.

Ocak 2017’de göreve başlayan Trump’ın nasıl bir stratejiye
sahip olacağı, Ortadoğu’da neyi önceleyip hangi araçları kullanacağı ve Suriye
krizine ne kadar müdahil olacağı gibi sorular çokça tartışıldı. Trump’ın
popülist bir imaj peşinde olduğu ve Amerikan halkıyla bu popülist söylemler
üzerinden irtibat kurmaya çalıştığı artık iyice görünüyor. Söz konusu dış
politika ve uluslararası ilişkiler olduğunda ise nasıl bir çizgi izleneceği
merak konusu. Trump’ın seçilmeden önce tedavüle soktuğu ve göreve başladıktan
sonra devam ettirdiği dış politika söylemleri bütünlüklü bir strateji
izlemeyeceğinin göstergesi.

Trump ve ekibinin Ortadoğu ajandasına bakıldığında
neredeyse bütün kartlarını açtığı görülüyor. Başta Kudüs üzerinden dile
getirdiği İsrail meselesi olmak üzere İran dosyasından Müslüman Kardeşler’e,
Suriye krizinden DEAŞ’la mücadeleye, Irak’tan PYD’ye kadar bütün konularla
ilgili söylemsel düzeyde de olsa bazı işaretler vermiş durumda. Bu konuların
hepsi de belirli düzeylerde Türkiye’yi ilgilendiren bir mahiyete sahip. Bu
konuların her biri Türkiye için oldukça önemli. Ancak hem Türkiye hem de ABD
için bir öncelikler sıralaması olacaktır. Mevcut konjonktür göz önünde
bulundurulduğunda ekonomik ilişkiler ya da Türkiye’nin AB üyeliği gibi dolaylı
meseleler değil güvenlik eksenli konular ile bölgesel siyaseti etkileyecek
stratejiler ilişkilerin merkezine oturacaktır. Bunun temel sebebi ise son
yıllarda yaşanan bölgesel dönüşüme Obama yönetiminin verdiği tepkilerin Türkiye’ye
maliyetidir. Bu açıdan bakıldığında hem Türkiye-ABD ilişkilerini hem de
Ortadoğu coğrafyasının geleceğini belirleyecek en önemli güncel konular FETÖ,
Suriye krizi/PYD, NATO’ya yönelik yaklaşım ve ABD’nin İran’a karşı takınacağı
tavırdır.

Hem Türkiye hem de iki ülke ilişkilerinin en sıcak
konularından biri FETÖ meselesidir. 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra
Gülen’in iadesi iki ülke arasındaki ana gündem konularından biri olmuştur.
Gerek Cumhurbaşkanlığı seviyesinde gerekse bürokratik düzeyde iade meselesi
birçok kez dile getirildi. Terör örgütlerinin tasfiye edilmesinin en önemli
boyutlarından birisinin lider kadrosunun etkisizleştirilmesi olduğu
düşünüldüğünde Gülen’in iadesi Türkiye için kritik önemi haiz bir nokta
olmuştur. Darbe girişiminin ardından 16 Temmuz Cumartesi gününden itibaren
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD yönetimine hitaben model ortaklığı hatırlatarak
“darbe girişimini yöneten örgütün başındaki zatın Türkiye’ye iadesi”ni yüksek
sesle dile getirmeye başladı. Obama yönetiminin meseleyi siyasi ve güvenlik
düzleminden hukuki boyuta taşıması, iki ülke arasında zaten gergin olan
ilişkilerin daha da gerilmesine neden oldu. Dolayısıyla yeni dönemde
ilişkilerin nasıl şekilleneceği üzerinde yeni Başkan Trump’ın bu konuda atacağı
adımlar da pay sahibi olacaktır. Türkiye gerek siyasi gerekse hukuki düzeyde
iade şartlarını yerine getirmiştir ve hemen her fırsatta bu talebini
yinelemektedir. 2017 Münih Güvenlik Konferansı’nda Başbakan Yıldırım ile Başkan
yardımcısı Pence arasındaki görüşmelerin gündem maddelerinden birinin iade
meselesi olduğu Başbakan tarafından açıklandı. Obama dönemine göre birçok
konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye’nin daha iyimser bir beklenti içinde
olduğu ifade edilebilir. Ancak Türkiye’nin beklentisi ancak somut adımların
atılması ile karşılanmış olacaktır. Gülen’in iade edilmesi ya da en azından
üçüncü bir ülkeye gönderilmesi Türkiye’nin somut beklentisidir.

ABD-PYD İlişkileri Nereye?

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyası süresince
gündemde tuttuğu en önemli konu DEAŞ’la mücadele oldu. Ankara’nın PKK’nın
Suriye kolu PYD ile ilgili Washington yönetimine getirdiği itirazlar da,
Trump’ın DEAŞ’la mücadele konusunda ne kadar acele edip etmeyeceğiyle yakından
ilgili olacak. İç politikada medya baskısı ve skandallar ile bunalan Trump
yönetimi dışarıda hızlı bir başarı kazanmaya muhtaç. Bu başarı DEAŞ’ın sözde
başkenti olan Rakka’ya operasyon olabilir. Trump’ın DEAŞ planını rafa
kaldırması ve yeni bir planın hazırlanmasını istemesi Türkiye için önemli bir
fırsat. Bu da operasyon için Türkiye’nin de arzuladığı şekilde 10-12 ay arası
beklemek yerine, olabildiğince çabuk bir şekilde harekete geçileceği ve PYD’nin
içinde bulunmadığı bir operasyon olacağı beklentisi yaratıyor. Trump yönetimi
ise Türkiye ile ilişkileri gözettiğini açıkça deklare ederken PYD-YPG’yi
kullanmaya yönelik niyetlerinin devam ettiğine dair işaretler de geliyor.

Bu çelişkinin kaynağı Obama’nın PYD-YPG’yi merkeze alarak
bu örgüte yaptığı yatırımdı. CENTCOM sahada 25 bini YPG ve 20 bini Arap olmak
üzere DEAŞ’a karşı 45 bin kişilik bir askeri güç oluşturduğunu belirterek
etkili bir operasyon için alternatif bir gücün oluşturulması düşüncesine sahip.
CENTCOM Rakka operasyonu için danışman rolündeki ABD askerlerinin sayısının
artırılması ve YPG ile müttefiklerine ağır silahlar verilerek şehre bir kuşatma
uygulanmasından yana. Ancak bir Arap şehri olan Rakka için YPG yerine Türkiye
ve ABD’nin desteği ile Arap ağırlıklı güçlerin devreye girmesi gerekiyor. Son
zamanlarda ABD’nin özel kuvvetlerini artırdığı ve Türkiye’nin de destek
vereceği bir operasyon ihtimali de ağır basıyor.

Şubat ayında Washington’a giden Türk heyeti de bu
çerçevede SDG içindeki Arap güçlerinin Türkiye ve desteklediği güçlerle hareket
ederek, ABD Özel Kuvvetleri’nin de iştirakiyle Rakka operasyonuna katılması
teklifinde bulundu. Buna göre YPG kesinlikle bu operasyon içerisinde yer
almamalı. Trump yönetimi CIA Direktörü Mike Pompeo’yu göndererek Türkiye’yi bu
anlamda dinlemeye hazır olduğunu gösterdi. Pompeo, YPG’ye komünist bir grup
olduğu için oldukça şüpheyle yaklaşan biri. Fakat PYD meselesinde ipler CIA’de
değil Savunma Bakanı Mattis’in elinde. Bütün bunlar göz önünde
bulundurulduğunda vurgulanması gereken birkaç nokta bulunuyor: Birincisi
Obama’nın PYD-YPG üzerinden kurduğu stratejinin sahadaki ağırlığı devam ediyor.
İkincisi ABD yönetimi içinde hem genel anlamıyla Suriye krizi hem de PYD-YPG
ile kurulan ilişkiler açısından önemli görüş farklılıkları mevcut. Trump
yönetiminin Obama döneminden farklılaşma isteği ve geleneksel müttefiklerle çalışmaya
yatkın görüşleri yeni bir Suriye ve DEAŞ’a karşı yeni bir mücadele stratejisi
ortaya koymasını gerektirmektedir. Trump döneminde sahadaki gelişmeler hem
Türkiye-ABD hem de ABD-PYD ilişkilerini doğrudan etkileyecek. Fırat Kalkanı
Harekatı’nın yanı sıra Türkiye’nin daha yaratıcı çözümler ve etkili seçenekler
ile masaya oturması şart.

NATO ve Türkiye-ABD İlişkileri: İttifak İçinde İttifak

Trump’ın ABD başkanı seçilmesi ile birlikte “Türk-Amerikan
ilişkilerinde NATO nerede duruyor” ve “Donald Trump’ın başkanlık döneminde bu
konuda nasıl gelişmeler beklenebilir” soruları yeniden tartışılmaya başlandı.
Avrupalı müttefiklerin yakın bir döneme kadar Ortadoğu’daki gelişmelere pek
ilgili olmamaları ve bu bölgeden ulusal güvenliklerine ciddi bir tehdit algılamamalarına
karşın, küresel bir güç konumunda olan ABD’nin bölgeye ilgisi, gerek petrol
yataklarının zenginliği gerekse İsrail devletinin varlığı sebebiyle oldukça
yoğun olmuştur. Bu noktada Türkiye’nin hem İttifak üyesi olması hem de
Ortadoğu’ya olan yakınlığı dolayısıyla TürkAmerikan ilişkilerinde bölge
öncelikli ve belirleyici bir rol oynamıştır. Türkiye ile diğer NATO üyesi
ülkeler arasındaki ilişkilerin seviyesinden farklı oranda gelişmesi sebebiyle
Türk-Amerikan ilişkilerini “İttifak içinde ittifak” olarak tanımlamak yanlış
olmayacaktır.

Öte yandan Türkiye, Ortadoğu bölgesinden kaynaklanan
tehditler karşısında ABD ile ikili düzeyde girişimler içinde olmaktan kaçınmış
ve olası askeri harekat planlarının İttifak’ın tümünün katılımı ile
gerçekleştirilmesi konusunda ısrarcı olmuştur. Bu tutumunun en önemli sebebi
Türkiye’nin “süper güç” ABD’yi diğer Avrupa devletleri ile dengelemek istemesi
ve Amerikan yönetimlerinin Ortadoğu’ya yönelik planlarının asıl amaçları
konusunda şüphelerinin bulunması olmuştur.

Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinde dikkate aldığı bu
temel prensip, iki kutuplu sistemin hakim olduğu Soğuk Savaş döneminin
kapanması, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Ortadoğu’da Birinci ve İkinci
Körfez savaşlarının yaşanması, Arap Baharı gibi uluslararası ilişkilerde dönüm
noktası niteliğindeki gelişmeler karşısında da fazla değişmemiştir. ABD başkanı
seçilen Donald Trump’ın gerek seçim süreci gerekse başkan olarak göreve
başlamasının hemen sonrasında NATO’nun işlevi ve yapısı ile ilgili olarak dile
getirdiği eleştirileri ve alışılmadık önerileri İttifak’ın ne kadar ömrünün
kaldığı ve müttefiklerin karşı karşıya kalabilecekleri tehditlerin
caydırılmasında ne derece etkili olacağının sorgulanmasına yol açmıştır. Bu
durum doğal olarak Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir.

İş dünyasından gelen Trump’ın Kuzey Atlantik İttifakı’nı
da çok uluslu bir şirket gibi yönetme ihtimali tartışılmaya başlanmıştır. Dünya
üzerindeki en köklü ve en güçlü askeri yapılanmanın, lider ülkesi de olsa
sadece bir üyesinin devlet başkanının tercihlerine bağlı olarak, hem kendi
kurumsal kimliği hem de üyelerinin güvenliğini zafiyete uğratacak konuma
gelmesini ve işlevini kaybetmesini beklemek doğru olmayacaktır. Uluslararası
ortamda çok sayıda tehdidin tanımlandığı günümüzde “güvenlik boşluk kabul
etmez” prensibini en iyi bilen uzmanlardan oluşan NATO üyelerinin böylesi bir
gelişmenin önünü açmaları beklenemez. Nitekim Trump’ın kabinesinde yer alan
asker kökenli Savunma Bakanı James Mattis konuyla ilgili net değerlendirmeler
yapmış ve son olarak 2017 günü Münih Güvenlik Konferansı sırasında hem
müttefiklerin güvenliği hem de uluslararası ortamın istikrarı bakımından
NATO’nun önemini bir kez daha vurgulamıştır.

Uluslararası güvenlik alanında yaşanan gelişmelerin ortaya
koyduğu tehditlerin ağırlığı ve ciddiyetini başkanlık döneminin ilk aylarının
sonunda tam olarak algılaması ve karar vermeden önce konunun uzmanlarına
danışması umulan Donald Trump’ın, Cumhuriyetçi yönetimlerin Demokratlara
nazaran Türkiye’ye daha fazla önem atfetmesi geleneği doğrultusunda
Türk-Amerikan ilişkilerinde “sağlam müttefik” (staunch ally) konumuna
dönülmesini sağlamasını beklemek anlamsız olmayacaktır.

Türkiye-ABD İlişkilerinde İran Faktörü

Türk dış politikası gerek geleneksel gerekse mevcut
parametreleriyle düşünüldüğünde ABD’nin İran politikası ve muhtemel
eylemlerinin birçok açıdan Türkiye’yi etkilemesi kaçınılmazdır. Yine aynı
şekilde İran’ın ABD ile olan ilişkileri de Türk-Amerikan ilişkilerinde etkili
olmaya devam edecektir. Obama’nın nükleer anlaşmayı öncelemesi dolayısıyla
İran’a açtığı alan Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl gerdiyse, Trump ve ekibinin
İran’a karşı kullandığı söylemler de Türkiye-ABD ilişkilerinin bir önceki
döneme göre farklılaşacağının işareti olarak okunabilir.

Türkiye sadece ikili düzeyde değil aynı zamanda bölgesel
istikrar açısından da İran’ı bölgede önemli bir ortak olarak görmektedir. Ancak
Türkiye İran’ın nükleer silah elde etmesine kesinlikle karşıdır. Bu karşı çıkış
yalnızca nükleer silaha sahip bir İran’ın Türkiye’ye oluşturacağı tehditten
dolayı değil bölgesel düzeyde neden olacağı büyük gerilimler ve
istikrarsızlıktır. Türkiye Arap Baharı sonrası istikrarsızlaşan Ortadoğu’da
yeni bir istikrarsızlık kaynağı istememektedir. Aynı şekilde nükleer güce sahip
bir İran stratejik bakımdan da bölge dengelerini değiştirecek ve bu da
Türkiye’nin bölgesel politikaları bakımından aleyhine olacaktır.

2015’te imzalanan nükleer anlaşma ile Amerikan yönetimi
İran’ın bölgede daha etkin bir rol oynamasının önünü açmıştır. İran’ın da bunu
bölgedeki nüfuz alanlarını genişletmek için bir fırsata çevirmesi bölgedeki
mezhepsel gerilimin önünü açmıştır. Obama yönetiminin Ortadoğu’daki geleneksel
müttefikleriyle ters düşme pahasına İran politikalarına yakınlaşması ve başta
Irak, Suriye ve Yemen olmak üzere İran’ın bölgesel müdahalelerini
kolaylaştırıcı rol oynaması bölgedeki kaos ve istikrarsızlığın ana
nedenlerinden biridir. Bu açıdan İran tehdidi, İsrail ile başta Suudi Arabistan
olmak üzere birçok bölge ülkesini yakınlaştırmış, bölgesel bir bloklaşma oluşturmuş
ve bölgesel gerginliği artırmıştır. Doğal olarak başta Türkiye olmak üzere
bölgedeki geleneksel müttefikleri ABD’ye karşı bir güven bunalımına girmiştir.

ABD’nin eski dostlarıyla kavgaya tutuştuğunu ve şimdi bu
ülkelerin yardım için başka yönlere kaydığını belirten Trump’ın, “Dostlarımıza
ve müttefiklerimize sesleniyorum. Amerika yeniden güçlü ve güvenilir bir
müttefik olacak. En sonunda Amerika’nın çıkarları ve müttefiklerimizle
paylaştığımız çıkarlar temelinde tutarlı bir dış politikamız olacak” sözleriyle
Ortadoğu’da geleneksel müttefikleriyle yeniden bir iş birliğine gideceği
anlaşılmaktadır. Trump’ın başkan olduktan sonra da devam ettirdiği “bir
numaralı terörist devlet” gibi İran’a yönelik sert söylemleri, nükleer
anlaşmayı eleştiren yaklaşımı ve İran’ın da içinde bulunduğu yedi ülkeye
getirdiği seyahat yasağı bunun ilk sinyalleri olarak değerlendirilebilir.
Trump, Obama yönetimi döneminde İran’ın Irak ve Suriye’de etkin olduğu, “Şii
Hilali” söyleminin kabul görmeye başladığı ve bu durum karşısında Türkiye ve
Suudi Arabistan gibi geleneksel müttefiklerinin ABD’ye güvenini kaybettiği bir
mirası kabullenmek istemeyecektir. Trump’ın söylemlerinin yeni Amerikan
yönetiminin politikalarına dönüşmesi İran’ın Rusya’ya daha fazla yakınlaşmasına
neden olabileceği gibi, ABD-Türkiye ilişkilerine olumlu yönde yansıyacağı
öngörülebilir. Böyle bir durumda Rusya-İran eksenine karşı ABD-Türkiye ekseni
muhtemeldir. Suriye’de çözüm ve Rus-İran yayılmacılığını sınırlamak isteyen
Trump için ittifak kurabileceği en önemli aktörlerden biri Türkiye’dir.

Obama döneminde neredeyse dip noktasını görmüş olan
Türkiye-ABD ilişkileri, Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte “ihtiyatlı
iyimserlik” olarak tanımlanabilecek bir düzleme oturdu. Bunun temel sebebi
Türkiye’nin yeni bir başkan seçilmiş olmasını fırsata çevirme arayışı ve
Trump’ın geleneksel müttefikleri ile iş birliği kurmaya yatkın söylemleri
kullanmış olmasıdır. Yine de Trump döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinin nasıl
şekilleneceği sorusuna cevap verme çabası gerçekçi bir zemine dayanmak
zorundadır. Bu zeminin başlıca unsuru uluslararası ilişkilerin değişen
koşullarıdır. ABD’nin sahip olduğu askeri ve ekonomik güç mevcut koşullarda onu
çok avantajlı bir noktada tutmaktadır. Dolayısıyla yöneleceği stratejik tercihler
de Türkiye-ABD ilişkileri üzerinde belirleyici olacaktır.


















































Sonuç olarak Trump’ın ABD’nin 45. Başkanı olduğu
unutulmamalıdır. Trump dönemine dair beklentiler ne gereksiz bir pesimizme ne
de anlamsız bir romantizme neden olmalıdır. Bunun yerine başta güvenlik alanı
olmak üzere birçok sıcak gündemi bulunan Türkiye, Trump yönetiminin tercih
edebileceği seçenekleri göz önünde tutmalı ve birçok konuda alternatif
stratejiler geliştirmelidir. Yeni dönem bu meselelerde mesafe kat etmek, başka
bir deyişle güvenliğini sağlamak ve bu durumu istikrara kavuşturmak için yeni
bir fırsattır. Bu mümkün olmazsa Trump yönetiminin atacağı adımların yaratacağı
maliyetten kaçınılmasını sağlayacak bir tavır takınılmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet