ABD’nin Dost Olmadığını Rıza Öğretti !..

Süleyman ÇELİK (scelik44@gmail.com

ABD, Latin Amerika’yı sömürgeleştirip “arka bahçesi”
yaptıktan sonra eski dünyadan sömürge arayışına başladı. Bu arada parçalanması
yakın görünen Osmanlı’dan “bana da bir pay düşer mi?” diye düşünmüş olacak ki 1831’de
Sultan Mahmut’tan kapitülasyon isteminde bulundu. İstem anında kabul edildi ve
ABD böylece Osmanlı’ya el atmış oldu. Ardından misyonerlerini ve bilim adamlarını
gönderip, arkeolojik araştırma ayaklarında, toplumsal yapıyı ve doğal kaynakları
inceleterek, “nereleri, nasıl ele
geçirebileceğini
?” araştırmaya başladı. Bu doğrultuda, 545’i günümüz
Türkiye’si topraklarında olmak üzere, 2000 misyoner okulu açtı. Azınlıkların
yoğunlukta olduğu yerlerde açılan bu okullara Türk ve Müslüman öğrenci kabul
edilmedi. Okulların misyonu (özgörevi), azınlıkları eğiterek ulusal
bilinçlerini geliştirmek ve eski sömürgecilerin (İngiltere, Fransa, Rusya)
başlatmış oldukları bağımsızlık hareketlerine öncü kadrolar yetiştirmekti.

Birinci Dünya Savaşı başlarken, “müttefiklerin asıl amacı Avrupa uygarlığına yabancı, barbar bir ırk
olan Türkleri Küçük Asya’dan atarak geldikleri yere (Orta Asya’ya)
göndermektir”
diyen bildiriyi imzalayanlar arasında İngiltere, Fransa,
Rusya ve İtalya’nın yanında ABD de vardı. ABD, Birinci Dünya Savaşı’nda,
Osmanlı ile doğrudan savaşa girmemiş ama itilaf
devletlerine lojistik destek sağlamıştır.

Savaştan sonra İngiltere, Osmanlı’yı parçalama onurunu ABD’ye
verdi. Sevr Antlaşması’nın tasarımını ABD Başkanı Wilson yaptı. Mütarekeden
sonra limanlarımıza demir atan savaş gemileri arasında 32 ABD savaş gemisi de
vardı. Yunan Ordusu İzmir’e çıkarken dört ABD
gemisi destek verdi. Pontus Rum çetelerine desteklemek için Samsun ve Trabzon’u bombaladı. 

Lozan’a gözlemci olarak katıldılar ama antlaşmayı
imzalamadılar. Bu konferansın ardından Türkiye -ABD arasında “Dostluk ve
Ticaret Antlaşması”
 imzalandı. Ne
var ki 
bu anlaşmayı ABD Senatosu onaylamadı.

Cumhuriyet kurulunca, diğer emperyalistlerle birlikte Ankara’yı
başkent kabul etmediler ve 1927’ye kadar elçiliklerini Ankara’ya taşımadılar.
İlginçtir ki Milli Mücadele boyunca emperyalistlerle işbirliği yapan gericiler
de başkentin Ankara olmasını hiç beğenmediler. 

Atatürk’ten sonra onun yolundan da dış politikasından
da ayrıldık.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet tehdidine karşı ABD’ye
sığındık.  Oysa Atatürk, “emperyalist
devletlerle olan politikamızı çok dikkatli saptamalı ve ilişkilerimizi mesafeli
yürütmeye özen göstermeliyiz. Batı ile bağlantı kaçınılmaz olarak, Türkiye’nin
köleleştirilmesi sonucunu doğuracaktır”
demişti. Ne yazık ki öngörüsü
gerçekleşti.

Atatürk iki bakanlığın başına “milli” sıfatını
koymuştu: Milli Eğitim ve Milli Savunma.

Ulusal bilinç, kimlik ve birlik ile son kertede ulus
devlet oluşturabilmek için eğitimin ulusal (milli) olması gerekiyordu.

Ulusal bağımsızlığımızı koruyabilmemiz için
savunmamız ulusal olmalı ve ordumuzun komutasında kesinlikle yabancılara yer
verilmemeliydi. Bu amaçla Kurtuluş’tan hemen sonra ulusal savunma sanayi
kurulmuş, piyade tüfeğinden savaş uçağına kadar tüm savunma gereçlerimizi
kendimiz üretebilir duruma gelmiştik.

ABD, öncelikle bu iki bakanlığa danışman adı
altında etki ajanlarını yerleştirdi.

Eğitim millilikten uzaklaştırılıp adım adım dinselleştirilerek
günümüze gelen yolların yapımına o zaman başlandı.

ABD’nin “ben
size daha güçlü silahlar veririm
” sözüne kanarak Cumhuriyet’in kıt
olanaklarıyla kurduğu ulusal savunmaya yönelik fabrikaları kapattık. ABD yardım
adı altında 2.Dünya Savaşı artığı kullanılmış silahlar ile elde kalmış ve
çoğunun raf ömrü dolmuş süt tozu, dondurulmuş et gibi yiyecekleri kakalarken
bile kazık attı. Şöyle ki bunların bulundukları yerlerden (Filipinler’den,
Japonya’dan vs.) taşınmasının Amerikan gemileri ile yapılması ve “ederinden daha çok tutan” taşıma
giderlerinin Türkiye tarafından karşılanması koşulunu dayattı. Bizimkiler de
Amerika’ya şirin görünmek için bu malzemelerin çoğuna gereksinim olmadığı
halde, dayatmaları kabul etti.

Ulusal çıkarlarımızla hiç ilgisi olmadığı halde, ABD’ye
yaranmak için Kore’ye asker gönderdik. Üstelik herkes bir bölük, en kabadayısı
bir tabur asker gönderirken Menderes, yasal zorunluluk olmasına karşın, TBMM’ne
bilgi bile vermeden 5.090 kişilik bir tugay gönderdi.

İsmet Paşa’dan “Meclis’e getirseydiniz
iyi olurdu
” dışında itiraz olmadı. Karşı çıkan komünistler tutuklandı. Diyanet
İşleri Başkanlığı, “Allahsız komünistlere karşı savaşın ‘cihad’ olduğunu
bildirerek ölenlerin ‘şehit’ olacağını bildirdi. Böylece haçlılarla birlikte cihad
yapmak üzere binlerce km öteye sefere çıktık!

Kore Savaşı’nın maliyet analizini yapan
Amerikalılar, Türk askerinin çok ucuz olduğunu saptadılar. Dışişleri Bakanı
John Foster Dulles’ın, “çok masrafsız,
günlük maliyeti 23 Cent’i aşmıyor. Bunları kullanalım”
demesi üzerine NATO’ya
alındık…

İlginçtir; Mehmetçiğe 23 Cent değer biçen J.
Dulles’in sözlerine benzer sözleri yıllar sonra, CIA ile bağlantılı Amerikalı
iş adamı G. Soros söyledi: “En önemli
ihraç malzemeniz askeriniz
” dedi. Bu sözler iktidar ve muhalefetten tepki
veren olmadı. Soros sözü dinlenir adam oldu. AKP Suriye, Katar ve Somali’ye
ihracata başladı…

“Destanlar yazdık” dediğimiz Kore’de 721
ölü, 2147 yaralı, 346 hasta, 234 esir ve 175 kayıp verdik. Bu rakamlar bize,
NATO’ya girmemizin başlangıç maliyeti oldu.

Tarih bilincine sahip olup yakın tarihteki
olaylardan ders çıkarmış olanlar, ABD’ye teslim olmamıza ve ordumuzun NATO’nun
emrine verilmesine karşı çıktılar. Onların aleyhinde “komünistler Moskova’ya” sloganlarıyla mitingler yapıldı, çoğu
öldürüldü ya da hapishanelerde çürütüldü. Oysa zaman onları haklı çıkardı…

Amerikan Dışişleri Bakanı’nın, 721’ini Kore
topraklarına gömdüğümüz Mehmetçiklerimize 23 Cent değer biçmesine, ulusça isyan
edip ayağa kalkmamız gerekiyordu. Tek itiraz, yurt dışına kaçarak canını
kurtarmış olan Nazım Hikmet’ten geldi ve “23
Cent’lik Asker
” şiirini yazdı. Analarının kınalı kuzularının ölümünün baş
sorumlusu Menderes “Nazım Hikmet vatan
hainliğine hala devam ediyor
” dedi. Oysa daha sonra anlaşıldı ki kendisi,
Hükümete bile haber vermeden ABD ile sayısız “İkili “Anlaşma” yapmıştı.

Haydar Tunçkanat yazdığı “İkili Anlaşmaların
İçyüzü” adlı kitapta,
Kurtuluş
Savaşı’yla bağımsızlığını kazanan Türkiye’nin ikili anlaşmalar yoluyla nasıl
yeniden boyunduruk altına alındığını, Amerikan belgelerine dayanarak açıkladı.
 ABD
desteği ile iktidar olan, fakat daha sonra iki kez Amerikancı askerlerin
darbesi ile iktidardan uzaklaştırılan Adalet Partisi’nin önde gelenlerinden İhsan
Sabri Çağlayangil bile, bu anlaşmalar için “adamlar altımızı oymuşlar” demişti.
Ancak biz, Milletçe Menderes’i alkışladık ve seçimlerde ona daha çok oy verdik…

NATO’ya girdikten sonra ordumuzun komutasını da
Amerikalılar aldı. Oysa Atatürk, Birinci Dünya Savaşı’na girerken Ordunun Almanların
komutasına verilmesine karşı çıkmış ve savaşta yaşananlar O’nu haklı
çıkarmıştı.

Savunma kavramı, planları ve stratejileri
Amerikalılarca belirlenmeye başlandı. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gözeten
değil, Sovyetlerle yapılacak savaşta Batı’ya zaman kazandırmaya ve İsrail’in
güvenliğine yönelik bir strateji benimsendi. Yani Türkiye’ye Kore’deki gibi
fedai rolü verildi.

1963’te Noel gecesi, Kıbrıs’ta Rumlar Türklere
yönelik soykırıma başlayınca, Türkiye müdahale etmek istedi. Hemen ABD devreye
girdi ve Başkan Johnson bir mektup yazarak “benim
verdiğim silahları, iznim olmadan kullanamazsınız”
dedi. Bu olay, “komünistler Moskova’ya” denilenleri
haklı çıkardı ve özellikle gençler arasında ABD karşıtlığı yayılmaya başladı.

Gelişmelerden çok rahatsız olan ABD, ajanları
aracılığı ile “böl ve yönet” politikasını devreye soktu; Johnson Mektubu ile
bile uyanmamış olan, ulusal bağımsızlık bilincinden yoksun kesimleri örgütledi.
Başta Komünizmle Mücadele Dernekleri olmak üzere, sözde ilimci aydınlara(!) cemiyetler/
ocaklar kurdurdu, Amerikan karşıtlarına karşı vurucu timler yetiştirmek üzere “komando
kampları” kurdurdu. Ulusalcılar ile Amerikan yanlıları arasında çatışmalar
başladı.

İşgal yıllarında olduğu gibi, Amerikan
6.Filosu’na bağlı uçak gemileri 1969 yılında gelip Dolmabahçe önünde demir attılar.
Buna karşı ulusalcı gençler, karaya çıkan Amerikan askerlerini Dolmabahçe’de denize
attılar ve Taksim’de Amerika aleyhtarı büyük bir miting düzenlediler.
Elebaşları arasında bugün AKP’nin önde gelenlerinin de bulunduğu Amerikancılar
ise Dolmabahçe meydanında toplanıp yönlerini Amerikan uçak gemilerine çevirerek
namaz kıldıktan sonra Taksim’e çıkarak gençlere saldırdılar. Tarihe “Kanlı
Pazar” olarak geçen o gün 2 genç öldürüldü, yüzlercesi yaralandı…

Amerikancı generallerin yaptığı askeri darbeden sonra
TSK’dan atılmış olan Hakim Albay Emin Değer yazdığı “CIA, Kontrgerilla ve
Türkiye” kitabı ile bu olayların içyüzünü ABD belgeleri ile açıkladı. Uğur
Mumcu gibi yazarlar bu konuları sürekli işledi. Ama biz bunlara değil, Amerikan
ajanı yazarlara inandık ve “ne Amerika ne Rusya, bağımsız Türkiye” diyen
gençleri öldürmeye devam ettik.

Emin Değer ilginç bir kitap daha yazdı: “Oltadaki
Balık Türkiye.” Türkiye’yi oltadaki balığa benzeten Emin Değer değil, Amerikan
derin devletinin önde gelenlerinden Nelson A. Rockefeller idi.
ABD
Başkanı Eisenhower’a yazdığı bir mektupta   “oltaya yakalanmış balığın yeme gereksinimi yoktur” diyor
ve “Türkiye’ye yardım yapılmamasını
öneriyordu. “Oltadaki balığa benzetilerek” aşağılanmak bile bizi uyandırmadı.

Sovyetler Birliği dağılınca Komünizm fobisinden
kurtulan bazı askerler, yıllardır kanka olduklarını düşündükleri ABD’nin, PKK’ya
doğrudan yardım ettiğini gözleri ile görünce uyanır gibi oldular. Bu durumda,
yeni bir “ulusal savunma stratejisi” saptanması, Genelkurmay’da dillendirilir
gibi oldu. Asker ve siyasi ajanlar hemen ABD’yi haberdar ettiler. Amerika, güdümlü
mermi ile bir savaş gemimizi batırarak TSK’ya gözdağı verdi. 4 şehit verdiğimiz
bu olay da bizi uyandırmadı. Tersine, ABD ile dostluğumuz arttırdık. Başbakanımız
birçok kez, ailece Beyaz Saray’da ağırlandı. Başkan Bush’un “bu bir Haçlı
seferidir” diyerek başlattığı Afganistan’ı işgal hareketinde, ABD’nin yanında
yer aldık.

ABD, 1 Mart Teskeresinin TBMM’den
geçmemesinin faturasını da TSK’ya çıkarttı ve intikam için Süleymaniye’deki askerlerimizin
başına çuval geçirdi. Bu kadar aşağılanmak da bizi uyandırmadı. Tersine Irak’ı
yok eden, kadınlara/ kızlara tecavüz eden ABD askerlerinin “salimen ülkelerine dönmeleri” için dua ettik!..

Muavenet’i batırmak, Süleymaniye’de çuval
geçirmek ABD’yi tatmin etmemiş olacak ki TSK’yı kökten çökertmek için Ergenekon
ve Balyoz gibi kumpaslar kurdu. Belgelerin sahte olduğunu, namuslu Batılı
gazeteciler bile görüp makaleler yazdılar ama biz gene uyanamadık. Tersine
liboşu/ gericisi/ milliyetçi muhafazakarı ile tüm medya, adliye, mülkiye,
TÜSİAD/ MÜSİAD, odalar, iktidarı ve muhalefeti ile kumpasları destekledik; “Türkiye bağırsaklarını temizliyor
dedik.


























































































































Bu kadar olaydan uyanmadık ama Amerika Rıza Zarrap’ı
tutuklayınca birden uyandık. Hükümetimiz Amerika’ya çok sert iki nota verdi ve millet
olarak da aslanlar gibi ayağa kalkarak “Rıza
arkandayız”
mesajı verdik!