KITALAR & BÖLGELER : GÜNEY (LATİN) & KUZEY AMERİKA


Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE
BİTMEYEN OYUNLARI


10 Temmuz 2020


İkinci dünya
savaşından sonra “yenidünya düzeni” olarak iki kutuplu bir dünya kuruldu. 1945
yılı Haziran’ında yapılan San Francisco Konferansı’yla İngiltere – dünyayı
‘düzenleme’ işini – Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne devretti… O günden
beri ABD, görevini tam olarak yapmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde ‘Orta
Doğu’da yaşanan kargaşanın ve katliamların baş mimarı; ABD’nin küresel
emperyalist siyasetidir!
Güney sınırımızdaki tehlikeli ‘oyunlar’ ABD’nin
Türkiye’ye bir ‘armağanı’dır!


Savaş sonrası
Sovyetler Birliği’nin rejim ihraç etmesine karşılık, ABD dünyanın diğer
ülkeleriyle ekonomik ittifaklar kurarak, bu rejim ihracını önlemeye
çalışmıştır. Bu çerçevede IMF, Dünya Bankası ve GATT’ın kuruluşlarına şahit
olduk.  Sovyetler Birliğinin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı ve Boğazların
denetimini talep etmesiyle birlikte, Türkiye ABD ile ilişkilerini
sıkılaştırmış, Rusya’ya karşı ABD müttefiki olmaya karar vermiştir. SSCB’nin bu
taleplerinin ardında dönemin CIA mensubu ajanların “istemenin tam zamanıdır”
şeklinde Sovyet Liderine (Stalin) yem sunmuş ve onları kışkırtmış ve böylece
Türkiye’yi ABD’nin kucağına çekmek isteyebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Stalin’in
ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953’te Ankara’ya yeni bir nota
vererek, “Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak
iddiasında olmadığını beyan ederiz”
açıklamasını bir de bu gözle
değerlendirmemiz gerekir.


Türkiye
güçlendikçe, bağımsız dış politikalara yöneldikçe; ABD, NATO, AB gibi
emperyalist ülkelerin istekleri dışında hareket ettikçe ve zaman zaman
ayaklarına/nasırlarına bastıkça Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da biteceğe
benzememektedir.


8 Temmuz 2020
günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo; ABD ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi)
arasındaki güvenlik ilişkileri kapsamında, Rum yönetimine askeri eğitim ve
öğretim fonu sağlayacaklarını açıklamış ve “bu adım, Doğu Akdeniz’de
istikrarı sağlama adına anahtar bölgesel ortaklarla ilişkileri geliştirme
çabalarımızın bir parçasıdır.”
demiştir.


Biraz öncesine
gidersek aslında ABD; 2019 yılı aralık ayında Kongresinde kabul edilen
tahsisatlar yasa tasarısında, GKRY’ne belirli koşullar ve sınırlamalar altında
silah ambargosunu kaldırmasını istemiştir.


Bu tasarıda
ABD’nin müttefikleri arasında enerji güvenliğini sağlaması gerektiği
kaydedilirken, Türkiye’nin Ada’da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin
ambargosundan dolayı GKRY’nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı, bunun da
ABD’nin çıkarlarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir.


GKRY kime
karşı silahlandırılmakta ve eğitilmektedir? Rum komşularımız burada kendilerine
oynanan oyunun da farkında değil midir?


1,2 milyon
nüfusla ve ana vatanına 300 mil uzakta iken 83 milyonluk ve Türkiye’ye 40 mil
mesafedeki ülkeye karşı silahlanabilecek kadar saf mıdır bu komşu?


Aslında burada
ABD açısından öncelikle Ticari çıkarlar ve sonrasında da Lobilere şirin
görünmek hedeflenirken, Türkiye’ye de “ayağını denk al, seni desteklemiyorum ve
dostun değilim” mesajı çok açık olarak verilmektedir.


“Doğu
Akdeniz Güvenlik ve Enerji İş birliği Yasası”
olarak da
bilinen ve bir bölümünde GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılan
tasarıda, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu’da “tek taraflı, uluslararası
hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşı
olunduğu”
ifade edilmektedir. Yani Hedef Türkiye’dir.


ABD’de bulunan
Yunan, Ermeni ve son zamanlarda da Yahudi Lobileri, tam bir Türk ve Türkiye
düşmanlığı gütmektedir. Bunun altında Türkiye’nin bir İslam Ülkesi olması ve
İslamofobi de yatmaktadır.


Türkiye 1952
yılında NATO’ya üye olmasının ardından ABD’nin stratejik ortağı olarak
anılmasına rağmen ABD hiçbir zaman stratejik ortaklığın gerektirdiği şekilde
olaylara bakmamıştır.


“Türkiye’nin
NATO üyeliği, Soğuk Savaş şartlarındaki konjonktürel bir gelişmedir. Bahsi
geçen dönemde Türkiye, NATO ittifakına dahil edilmiştir. Ancak hiçbir zaman
müttefik olarak değerlendirilmemiştir. Nasıl ki uluslararası ilişkilerde
“psödo-devlet (pseudostate)” şeklinde tanımlanan, devlet görünümündeki
devletçiklerden bahsedilirse, Türkiye de NATO için bir müttefikten ziyade,
müttefikimsi bir ülke konumunda olmuştur. NATO’ya girişi takiben Amerikan –
Türk ilişkilerine bakılırsa hiç te memnun edici bir durum görülmez. Bunları
özetle hatırlayalım:


  • 1962, Küba Krizi; İlk olarak Türkiye, 16-28 Ekim 1962 Küba Krizi
    esnasında ABD tarafından gözden çıkarıldı ve yalnız bırakıldı. Amerikan
    Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesi sonucu ABD ve SSCB,
    iki nükleer süper güç ilk defa karşı karşıya kaldı.  ABD’ye ait bir
    U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABD-SSCB ilişkileri
    gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaştı. SSCB 1962
    sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı.
    ABD’de Türkiye ve İtalya’ya ya Nükleer füzeleri koymuştu. ABD 1959 yılında
    Türkiye ile anlaşmış, 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri
    yerleştirmişti, (Füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya
    belgelendirildi.) 


  • 1964, Johnson Mektubu; Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B.
    Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964
    tarihinde gönderilen, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla
    yazılmış mektup ile Türkiye tehdit edildi. Önü kesildi ve harekât yıllarca
    geciktirildi. Bu da Kıbrıs’ta Türklere karşı Rumların katliam yapmasının
    önünü açtı. Mektupta, Türkiye’nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve
    Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki
    ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmişti. Bu savaşın
    Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve
    NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı
    ima edilmişti. Ayrıca. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu
    müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmişti. Mektubun
    ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmek zorunda kaldı. 10 yıl
    içinde Kıbrıslı Türkler katledildi. Yaşamakta oldukları 237 yerleşim
    yerinden 103’ünü terk ederek daha büyük ve nispeten güvenli olan yerleşim
    yerlerine sığındılar.


  • 1974, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası AMBARGO; Kıbrıs barış Harekâtı
    sonrası ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde başlayan ve 3 yıl sürecek
    olan silah ambargosu uygulamaya başladı. Ambargo Türkiye’ye Amerikan
    silahlarının satışını ve askeri yardımını yasaklıyordu. İki müttefik
    ilişkileri bakımından bu ağır bir yaptırımdı. Emsali de yoktu. Türkiye o
    zor dönemde 60 dolarlık bir uçak parçasını 600 dolara alabiliyordu.


  • 1992, TCG Muavenet Olayı; 2 Ekim 1992 günü Türk muhribi TCG Muavenet
    durup dururken 2 adet Sea Sparrow mermisi ile bir ABD Uçak Gemisi USS
    Saratoga tarafından vuruldu 300 kişilik gemi kullanılmaz hale geldi. Gemi
    Komutanı dahil 5 şehit verildi. ABD, kurguladığı yenidünya düzeni içinde
    Ortadoğu’yu şekillendirecekti. Bunun için Türkiye’yi kaybetmemek ve
    iliklerine kadar kullanmak istemekteydi. TCG Muavenet’i vurarak “soğuk savaş
    dönemi sonrası liderliğimde yeni dünya düzeni kurulmaktadır, farklı yol
    arama kıpırdanmalarının farkındayım” Mesajı veriyordu. İkinci olarak ta
    “Çekiç gücün Türkiye’deki varlığı ve yapacağı görevler benim için hayati
    öneme haizdir. Engellenmesi kabul edilemez “diyordu.


  • 1993, 17 Şubat, Orgeneral Eşref Bitlis’in öldürülmesi; Eşref Bitlis’in
    uçağı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Dış İşleri Bakanlarının Şam’da bir
    araya gelmelerinden tam yedi gün sonra düşmüştü.  Pentagon,
    ABD-İsrail ikilisinin karşısında olan bu üç ülkeyle Türkiye’nin iş
    birliğine girme ihtimaline karşı Ankara’yı uyarıyordu. Bu suikastın, CIA
    ve onlarla iş birliği içinde olan bazı Türkler tarafından organize
    edildiği çok açıktır. O günlerin gazetelerine bir göz atacak olursanız
    Eşref Bitlis’in neden hedef tahtasına oturtulduğunu çok daha rahat
    anlayabiliriz.


  • 1999, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere ABD’ne
    kabulü; 1999 yılının mart ayında, 28 Şubat sürecindeki Türkiye’nin içinde
    bulunduğu siyasi atmosfer ve sağlık durumu bahanesiyle Amerika Birleşik
    Devletleri Fetullah Gülen’i CIA aracılığı ile Amerika’ya çağırdı. Eski
    Ankara Büyükelçisi Morton Abromowizt Gülen’in ileride Türkiye’ye karşı
    güçlü bir koz olarak Amerika’nın elinde tutulması gerektiğini açıklayan
    rapor yazmıştı. Göçmen Bürosu bazı zorluklar çıkardı ise de CIA aracılığı
    ile bunlar aşıldı. Gülen, o tarihten bu yana Pennsylvania eyaletindeki
    Salisburg kasabasında büyük bir malikâne de krallar gibi yaşamaktadır.


  • 2003, Çuval Olayı; 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye
    kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı
    Kuvvetleri mensubu ve Türkmen mihmandarları, Irak’taki işgal kuvvetlerinin
    bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve
    yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir şekilde sürpriz bir baskın
    sonucu derdest edildiler, başlarına çuval geçirildi ve 60 saat süresince
    alıkonularak sorguya çekildiler. Bu olayın sebebi, Irak krizi konusunda
    hükûmet tarafından 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda
    reddedilen ve tam adı “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere
    gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için
    Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” nin
    reddedilmesinin intikamı idi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri
    personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu.


  • 2008, Balyoz ve Ergenekon Kumpasları; Fetullah Gülen ve CIA iş birliği
    ile ABD; 2008 yılında işbirlikçi Türk hâkim ve savcılarının da büyük
    komplo planları ile Türkiye’de ki aydın, çağdaş ve bağımsızlık yanlısı tüm
    ilerici subaylar ve aydınlar tasfiye edildi, rütbeleri söküldü, yıllarca
    hapiste yattılar. Bir kısmı da bu esnada hayatını kaybetti.


  • 2009, Kozmik Odaya girilmesi ve tüm harekât planlarının ABD’ne
    götürülmesi; 26 Aralık 2009 günü, ABD’li işbirlikçilerin kışkırtıp
    planlarını hazırladığı şekilde FETÖ Hainleri Ankara Bölge Seferberlik
    Başkanlığının Kozmik Odasına girdiler. Türkiye Cumhuriyeti için hayati
    önemi haiz onlarca Silahlı Kuvvetler Savaş ve hazırlık planını alıp
    kopyalayarak ABD’ne ve işbirlikçilerine ilettiler. Tüm savaş ve
    seferberlik planları ve kişiler ifşa oldu.


  • 2013, 17-25 Aralık olayları; Balyoz ve Ergenekon Kumpasları ile
    aydınları tasfiye eden Gülen ve CIA, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca
    yürütülen 3 soruşturmada, iş adamı, bürokrat ve memurların da bulunduğu
    çok sayıda kişiye yönelik “kara para aklama”, “altın
    kaçakçılığı” ve “kamu görevlilerine rüşvet” iddialı operasyonlara
    başladı. MIT Müsteşarı ve Başbakan Vatana ihanet suçlaması ile tutuklanmak
    istendi.


  • 2014 yılından itibaren YPG/PYD’ye destek, silah ve eğitim; PYD’yi
    terör örgütü olarak nitelendirmeyen ABD, PYD/YPG’nin seküler yapıya sahip
    bir bölgesel aktör olmasını ve Suriye’yi Bölme çabalarında bir güç olarak
    görmesi nedeniyle, YPG/PYD’yi Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen
    destekledi, bölge üzerindeki stratejik hamle ve çabaları ile YPG/PYD
    birliklerinin daha da güçlenmesine fırsat verdi. Suriye İç Savaşı’na
    küresel aktörlerin dâhil olması, YPG’ye uluslararası arenada kendisini
    tanıtma şansı verdi ve böylece daha fazla lojistik destek elde etme imkânı
    sundu. Yani Türk askerini ve vatandaşını hedef gözetmeksizin öldüren terör
    örgütü, sözde müttefikimiz ABD tarafından teşvik ve destek gördü.


  • 2015, 24 Kasım, Rus uçağının düşürülmesi; Türkiye – Rusya
    yakınlaşmasını istemeyen ABD ve CIA, FETÖ mensubu hain kişileri kullanarak
    Rus Su-24 uçağının Türkiye tarafından düşürülmesini sağladı. Bu olay
    ilişkileri ciddi biçimde etkiledi ve ekonomik olarak ta Türkiye’ye büyük
    zarar verdi. Neyse ki durum kısa süre sonra anlaşıldı ve ilişkiler normale
    döndü.


  • 2016, 15 Temmuz Darbe girişimi; hükümeti 17-25 Aralık 2013 operasyonu
    ile indiremeyen ve artık AKP ile de  araları da iyice açılmış olan
    Fetullah Gülen; yine ABD ve CIA Desteği ile önceden Silahlı Kuvvetler
    kadrolarına soktuğu işbirlikçi hainleri kullanarak bir askeri darbe
    girişiminde bulundu. Amaç, Devleti ve ülkeyi ele geçirmek, kalan son
    ilerici ve aydınları bertaraf etmek, AKP’nin artık Fetullah Gülen’i
    dinlemeyen lider kadrosunu tasfiye etmekti. Böylece Humeyni’nin İran’a
    dönüşü gibi, Fetullah Gülen’in de Yavuz Sultan Selim tarafından Mısırdan
    getirtilen Halife kaftanını giyerek Türkiye’ye dönmesi ve yönetimi ele
    alması amaçlanıyordu.


  • 2016, 19 Aralık, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi,
    FETÖ Terör Örgütü mensubu bir polis tarafından Ankara Çağdaş Sanatlar
    Merkezi’ndeki fotoğraf sergisi açılışı sırasında düzenlenen saldırı
    sonrası Andrey Karlov hayatını kaybederken, Ankara Çevik Kuvvet Şube
    Müdürlüğü’nde görevli saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş özel harekat
    polisleri ile girdiği çatışma sonrası öldürüldü. Amaç Türkiye ile
    Rusya’nın arasını açmaktı. Suikastı planlayanlar CIA ve FETÖ.


  • 2016- Bugün, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi; Türkiye’de ki 15
    Temmuz Darbe girişimi planlayıcısı CIA – Fetullah Gülen’dir. Kırmızı
    Bültenle aranıyor olmasına rağmen ABD’nin Terör örgütü başını Türkiye’ye
    iade etmemesi, bunu gündeme dahi almamasının nedeni, bu darbeyi ABD ile
    ortaklaşa planlamış olmalarıdır.  Dünyayı karıştırmak üzere Fethullah
    Gülen gibi onlarca Cemaat lideri ABD’de misafir edilmekte ve
    kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve
    güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu
    ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır.
    Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.


  • 2018, Rahip Brunson Krizi; ABD’li Pastör Andrew Craig Brunson’ın
    İzmir’de “terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk”
    suçlamalarıyla yargılandığı davada Brunson, Ekim 2016’da sınır dışı
    edilmek üzere gözaltına alınmış ve Aralık 2016’da da Fethullah Gülen
    Cemaati’ne üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Temmuz ayındaki duruşmada
    Brunson’ın tutukluluğu ev hapsine çevrilmişti. North Carolina eyaletinde
    doğan 50 yaşındaki Brunson, 23 yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşıyor
    ve Misyonerlik ve kışkırtıcılık faaliyetleri içinde idi. ABD için
    Misyonerlik faaliyetleri, 18.nci YY’dan itibaren sadece dini olmaktan çıkmış
    siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve istihbarat boyutları olan bir tür
    nüfuz ve sömürü aracı haline gelmişti. Brunson, tutuklandığı sırada
    süresiz oturma izni başvurusunu sonucunu bekliyordu. ABD, Brunson’ın
    serbest bırakılmamasının ardından “insan hakları ihlallerinin
    sorumluları” oldukları gerekçesiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve
    Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulamaya başladı. Başkan Donald
    Trump, daha sonra Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatına uygulanan
    gümrük vergilerini ikiye katladı. Türkiye de dolar fırladı, ekonomik kriz
    baş gösterdi. ABD gene yapacağını yaptı, Türkiye’yi tehdit etti.


  • 2019, 12 Aralık, ABD Parlamentosunun Ermeni Soykırım Yasasını
    Onaylaması; Kongre’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi de 1915’te
    yaşananları soykırımı olarak tanıyan bir yasayı onaylamıştı. ABD Senatosu
    da tarihinde ilk defa bu yasayı onaylayarak, tarihi bir olaya siyasi görüş
    koyan, insafsız ve vicdansız bir kararı onaylayarak Türkiye Düşmanlığını
    açık ve seçik bir şekilde tüm dünyaya ilan etti. Aslında ABD yıllardır
    “Demoklesin Kılıcı” gibi (Efsaneye göre; Siraküza Kralı Dionysos, kral
    olmanın çok rahat ve güzel olduğunu savunan Demokles’e ders vermek için
    onu yemeğe davet eder. Onu ince bir sicimle tavana bağlanmış ağır bir
    kılıcın altındaki koltuğa oturtur ve ona iktidarın aslında ne kadar zor
    olduğunu gösterir.)  Türkiye’nin kafasına doğru tuttuğu, her yıl
    Nisan ayı yaklaştığında önce Türkiye’yi tehdit edip sonunda onaylamayarak “Güya
    kıyak ağabeylik yaptığı”
    kozunu da kaybetmiş oldu. Tabii Türkiye’yi de
    tamamen kaybederek.


Tüm akıldışı,
dostluk ve müttefiklik dışı girişimlerinde de başarıya ulaşamayan, Türkiye’yi
güçsüz, tamamen kendisine bağlı “sözde Stratejik Ortak” yapamayacağını anlayan
ABD’nin çuval giderek kendi ayağına dolaşmaya başladı.


Obama Başkan
seçildiğinde, 4 Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaret etmişti. Ziyaret sonrası
yapılan anketlerde ABD sempatimiz %50 seviyesinde idi. Oysa Obama, rengine ve
Müslüman kökleri olduğuna ilişkin sempatimizi kullanarak bizleri istismar etti.
Obama, Ortadoğu’nun tek “laik-sosyal-hukuk devleti Türkiye’ye karşı, kendi
ülkesinin planlayıp organize ettiği “Ilımlı İslam modeli” ni dayatıp gitti.


Bugün artık
“maymunun gözü açıldı”. Türkiye’de ve Türk insanında ABD karşıtlığı tarihin en
yüksek düzeyine ulaşmış durumda. Bunu geri döndürebilmek te artık hiç kolay
değil.


Buna rağmen
ABD arayı düzeltmek yerine bu karşıtlığı sürekli olarak körüklemeye devam
ediyor. ABD, Avrupa Birliği ve hatta NATO Türkiye’yi sürekli doğuya doğru
itmekte ve yalnız bırakmaktadır. Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı hiçbir
sorunda ve Kıbrıs’ta Türkiye’ye hiç hak verilmemiş ve hep karşısında
olunmuştur.


Bunun
sonucunda Türkler, tarihte de örneği birçok kez görüldüğü üzere; vakur ve
mağrur tavırlarıyla “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sloganıyla
bölgelerinde bir Bölgesel Süper Güç olmaya doğru ivmelenmektedir. Bknz. : https://www.youtube.com/watch?v=u390lW1XTLM


Bir süre önce
bir Rus Televizyonundaki tartışmada da gündeme geldiği gibi, Türkiye yakın
gelecekte kendi Nükleer Silahlarına sahip olacaktır, bence olmak ta zorundadır.
Bknz. https://youtu.be/lrNfib2OdG8


Aslında
yukarıda kronolojik ve özet olarak verilen olaylara bakıldığında ABD; Kore
Savaşı da dahil, Uluslararası politikada kalıcı dostluklardan ziyade;
çıkarların önemli olduğunu ve bu nedenle değişen koşullar temelinde şekillenen
ortaklıklardan bahsedilebileceğinin en açık örneğini Türkiye’ye sürekli
göstermiştir.


Türkiye son
dönemde kuzey komşusu ve aslında çok daha fazla iş birliği içinde olması
gereken Rusya ile yeni bazı çıkar ortaklıkları geliştirmiştir.


Bu iş birliği
ABD’nin; kendi emperyalist çıkar ve amaçlarına hizmet ettiremediği, ya da
ettirmekte zorlandığı Türkiye’ye karşı daha da düşmanca tavırlar almasına neden
olmuştur.


Aslında ABD
ile stratejik ortak konumunda olmaması, Türkiye için herhangi bir sorun teşkil
etmemesi gereken bir durumdur. Türkiye’nin de bu tarihi gerçeklere göre kendini
konumlandırması ve ABD’den pozitif yönde bir beklenti içerisinde olmaması
gerekir. Aslında;  


Türkiye, neden
stratejik bir ortak arayışı içinde anlamak mümkün değildir.


Son dönemde
gelişen Türkiye-Rusya yakınlaşmasına rağmen ne Rusya ne de ABD Türkiye’nin
stratejik ortağı değildir ve olmamalıdır.


Akıllı
Devletler, konjonktürel durumun gerektirdiği şekilde zaman zaman yan yana
gelebilirler.


Aslında Türk –
Rus ilişkilerine de bu gözle bakmak gerekir. Türkiye ve Rusya; Ortadoğu,
Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de örtüşen çıkarlara sahiptir. Ankara ve Moskova,
örtüşen çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmektedir ki bu da son derece
normaldir. Türkiye’nin ikili ilişkilerdeki heyecanlı yaklaşımına rağmen; Rusya
itidalli tutumundan ödün vermemektedir. Bu da Türkiye için bir örnek ve
alınacak ders olmalıdır.


“Rusya’nın
PKK/PYD gibi terör örgütlerine ilişkin tutumu, ne yazık ki bizim istediğimiz
noktada değildir. Bu da Moskova’nın, tıpkı ABD gibi kendi çıkarları
doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. “Aslında Türkiye’nin yapısal
anlamda Rusya’yla ilişki kurmasına; yani ikili münasebetleri derinleştirmesine
içinde bulunduğumuz ittifak sistemi de izin vermemektedir.


ABD,
Ortadoğu’daki ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.


ABD’nin
bölgede kısa ve uzun vadeli çeşitli hedefleri vardır ve bu kapsamda
ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.


Arap Baharıyla
başlayan süreç te buna işaret etmektedir.


Söz konusu
plan; Libya, Mısır ve Irak gibi ülkelerde halihazırda uygulamaya geçirilmiş,
Suriye’de de uygulanmak istenmektedir. Sonrasında da İran’ın hedef alınacağı
kesindir.


Şu aşamada
Türkiye açısından sıcak savaşa dönüşecek bir tehdit olmasa da ABD’nin
Türkiye’ye uyguladığı baskı stratejilerinden vazgeçmediği ve geçmeyeceği çok
açıktır. Bunun en yakın örneğini de 8 Temmuz günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun
GKRY ile ilgili yaptığı askeri eğitim anlaşmasına dair açıklama teşkil
etmektedir.


“Türkiye-ABD
ilişkileri, stratejik ortaklık seviyesinde asla değildir ve olmamıştır.
Müttefiklik düzeyinde de değildir. Biz, ABD’nin gözünde müttefikimsi bir ülke
durumundayız.”


“NATO’ya
girmemiz stratejik bir hata olarak düşünülebilir. Ancak şu aşamada NATO’dan
çıkılması bundan daha da büyük bir hata olur. Türkiye’nin NATO sistemi
içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktördür.


Bu nedenledir
ki ABD; Türkiye’ye karşı Sıcak Savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek
durumunda kalmıştır. Türkiye, bugüne kadar, orta büyüklükte bir devlet olarak
denge politikası uygulamaya çalışmış, dengeyi göz ardı ettiği zamanlarda da
çeşitli sorunlarla yüzleşmiştir.


Kıbrıs Barış
Harekâtı sonrası ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunun ardından 13
Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı
yıl Türkiye, ABD’ne nota vererek ABD Savunma İş birliği Anlaşması’nı
yürürlükten kaldırmıştır. ABD’ye karşı en büyük gözdağı ise, Türkiye’deki bütün
Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması
olmuştur. (İncirlik hariç. onun statrüsü ve konumu farklıdır) 3 yıl süren silah
ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini
geliştirmeye başlamış ve 1975’te ASELSAN kurulmuştur. 


Aslında
ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı her düşmanca hareket Türkiye yi biraz daha
kendine getirmiş, bazı yeni adımlar atılmış ve hepsinden de öncesine göre daha
güçlenerek ve akıllanarak çıkılmıştır.


Tarihe
dikkatli bakarsak, 250 yıllık geçmişi yüzkarası olaylarla dolu olan ABD’nin
zulüm ve soykırımları saymakla bitmez.


Unutmayalım ki
karşımızda Birleşik Devletler, bağımsızlığını ilan etmeyi başardıktan sonra,
topraklarını genişletmek amacıyla, 1830 yılında çıkarılan “Kızılderili Tehcir
Yasası ile bölgede yaşayan tüm yerlileri kendi topraklarından çıkarıp
Kızılderili kellesi başına 5 $ ödeyen zalim bir ülkedir”.


 Karşımızda;
“Japonya’da yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atabilen, büyük çoğunluğun
ölümüne birçoğunun da yaralanmasına yol açan emperyalist ve acımasız bir devlet
var.”


Başta Batılı
güçleri desteklemek bahanesiyle Fransa’nın işgaline izin veren sonrasında kendi
emelleri için “Vietnam’ı baştan sonra yakıp yıkan ABD, 3 milyon insanı kimyasal
bombalarla hunharca katleden, 1955’de başlayan ve 1973’te son bulan 18 yıllık
Vietnam işgalinde 643 bin ton bomba kullanan” bir ABD var.


1 Aralık 1955
Perşembe günü Otobüste Bir Beyaza Yer Vermediği İçin Tutuklanan Rosa Parks’ın
yaşadıkları var. Bu makalenin yazarı ben, Mayıs 1979’da Florida Tampa’da iken otobüslere
hala arka kapıdan binip arka tarafta oturmak zorunda olan Siyahi insanlar var.


ABD’yi ateşe
veren protestolar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında
boğarak öldürmesi gibi görülse de bu olayların arkasında, gelmiş geçmiş tüm
yönetimlerin ırkçı tavırlarının birikiminden kaynaklanan bir kin ve hınç var.
Bu görüntüleri tarihsel bir kalıtım olarak devam edegelen bir durum olarak
sadece siyahilere değil, “ABD’deki “makbul beyazlar dışındaki tüm renkli
ırklara ya da başka dini inançtaki insanlara karşı ayrımcılık yapan” bir ABD
var.


Saddam Hüseyin
“Kimyasal silah üretiyor” bahanesiyle 20 Mart 2003’te Irak’ı işgale başlayan,
füze saldırılarıyla yerle bir eden, “Irak’ta 1 milyon sivil öldüren, 2 milyon
Iraklının mülteci durumuna düşmesine ve Ortadoğu’nun kaosa sürüklenmesine neden
olan” bir ABD var.


ABD başta
olmak üzere emperyalistlerin uyguladığı her operasyon Türkiye’yi bölmek,
yükselişinin önüne geçmek, ekonomik olarak diz çökertmek için planlanıyor.


Bu
emperyalist, zalim, ayrılıkçı ve çıkarcı devletin hedefleri ve ilkeleri kolay
kolay değişmeyecektir. Bu nedenle Türkiye çok dikkatli, çok akıllı ve tarafsız
olmak ve bundan sonra ABD’nin kuracağı tuzaklara düşmemek zorundadır. Ancak
ABD’ye karşı dikkatli olmak, yüzümüzü Batıdan doğuya çevirmek te olmamalıdır.


Soğuk Savaş
sonrası dönemde Türkiye; yeni düzene dâhil olarak bunun yürütücüsü ABD’yle
birlikte hareket etmeyi seçmiştir. Oysa şu anda, SSCB gibi tek ve belirgin bir
tehdit kaynağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte şimdi Türkiye, eskisinden daha
fazla tehdit altındadır.


Türk ekonomisi
eskisine göre oldukça güçlü olmakla birlikte, küreselleşme sürecinde rekabet
edebilmek için gerek ABD ile gerekse AB ile dengeli ekonomik birliktelikler
kurmak zorundadır.


Yüksek
teknoloji ürünü askeri malzemenin sağlanabileceği en önemli kaynak yine de
Batı’dır. Bu nedenle; Türkiye Batıdan kopmamak için iç sisteminde küresel
değerler paralelinde önemli değişiklikler yapmak durumundadır.


Bu nedeenlerle
klasik denge politikamızın değişmez ilkelerini hayata geçirmeye çalışmalı ve
devam etmeliyiz.