Amerika’nın
Afganistan Müdahalesi ve Sonrası


Amerikan
müdahaleciliği 20. Yüzyıldan beri başta Latin Amerika olmak üzere batı
yarımküre olarak adlandırılabilecek bölgedeki ülkelerde gerçekleştirdiği
müdahalelerle başlamıştı. Daha sonra bu müdahaleci tavrını dünyaya egemen
olabilmek adına Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerine doğru yaydı. Amerika’nın
Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirdiği müdahaleler ile Soğuk Savaş sonrası
dönemde gerçekleştirdiği müdahalelere farklı adlar verdi. Soğuk Savaş döneminde
ABD
“meşru hükümetin çağrısı” , “kendi vatandaşlarını koruma” veya “meşru müdafaa”
gibi gerekçeler gösterdi. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise “insani müdahale” ,
“teröre karşı savaş” gibi gerekçeler ileri sürdü. Bir diğer ve en önemli
gerekçesi ise “demokratikleştirme” çabaları oldu.


Aslında
ABD
Orta Asya’ya Soğuk Savaş döneminde pek fazla önem vermemiş ve bölgeyle pek
ilgilenmemişti. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bir süre bölgeyle
uzaktan ilgilendi. Ancak bölgenin önemini anlayınca bölgeye yönelik politikalar
geliştirmeye başladı. Sovyet Rusya’nın çökmesiyle kurulan Rusya Federasyonu
bölgede hala varlığını korumaya ve ABD’nin bölgeye girmesini engellemeye
çalışıyordu. Yine de Amerika’nın Orta Asya’dan vazgeçme gibi bir şansı yoktu
çünkü artık Orta Asya Amerika için hayati önem arz ediyordu.


Dönemin
ABD
Başkanı Bill Clinton’un Orta Asya politikası dört temel unsura dayanıyordu:
Bölge devletlerinin demokratikleşme ve pazar ekonomisine geçiş süreçleri
hızlandırılacak ve sağlamlaştırılacak; Hazar enerji kaynaklarının güvenliği
sağlanacak, bunun için de buradaki enerji potansiyelinin Rus denetiminde
olmayan güzergahlarla dünya pazarlarına aktarılması için projeler
geliştirilecek; bölgesel çatışmalar barışçıl yollarla çözüme kavuşturulacak ve
Amerikan firmalarının bölgedeki ticari faaliyetleri desteklenecekti.


11
Eylül 2001 tarihine kadar Amerika’nın bölgeye olan ilgisi daha çok ekonomik
nedenlere dayanmıştı. Yine de bölgenin stratejik öneminin de farkındaydı bu
sebeple de Rusya, Çin ve Hindistan’ın etkinliğini dengelemeli ve bölge
ülkeleriyle çok yönlü işbirliğine girmeliydi ancak bölgede aktif rol oynayan
Rusya ve Çin ABD’yi
sürekli olarak engellemekteydi. ABD bölgede yoğun olarak insan hakları
ihlallerinin de boy gösterdiğinin farkındaydı. Bölge ülkelerinde demokratik
olmayan yönetimlerin iş başında olması Amerika için bölgeye müdahale etme
konusunda önemli bir adım olabilirdi ancak mevcut yönetimin değişmesi sonucu
bölgede aşırı İslamcı ve Taliban gibi grupların yönetime gelmesi ve güç
kazanmasından endişe ettiği için herhangi bir yaptırımda bulunmadı.


Gerçekten
de, Orta Asya Cumhuriyetleri her türlü kökten dinci İslami grubu
barındırmaktaydı. Radikal İslamcı olan bu grupların küreselleşmeyi reddeden ve
küreselleşmeyi hedef alan tutumları Amerika’yı rahatsız etmekteydi. 11 Eylül
2001’de gerçekleştirilen terörist eylemler bir yandan ABD’ye
“terörle mücadele” söylemiyle dünyanın belirli bölgelerinde askeri operasyonlar
yapma hakkı tanırken diğer yandan da birçok ülkeyle yakın işbirliği içine
girmesine yol açtı.


11 Eylül Olayları


11
Eylül 2001’de, 19 El-Kaide eylemcisi dört yolcu uçağını ele geçirdi; bunlardan
ikisi Dünya Ticaret Merkezi’ne, bir diğeri Pentagon’a çarptı, dördüncü uçak ise
yolcuların hava korsanlarına karşı ayaklanmasından sonra Pensilvanya’daki bir
tarlaya indirildi. Saldırılarda yaklaşık üç bin kişi öldü.


Dünya
Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerini ve Pentagon’un bir kısmını tahrip eden bu
saldırıların yaşandığı 11 Eylül tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin
Soğuk Savaş dönemi stratejileri açısından önemli bir dönüm noktasıdır. 1990’lı
yıllarda Sovyetler’in çöküşüyle Doğu Bloku’nun yıkılması sonucu ABD
dünyada tek hegemonik güç olabilecek durumdaydı. Tıpkı François Fukuyama’nın
“Tarih’in Sonu” adlı tezinde söylediği gibi Amerika tek başına kalmıştı ve bu
Amerika’nın dünyayı biçimlendirme etkisini arttırmıştı ancak bu o kadar da uzun
sürmedi. 11 Eylül saldırıları sonrasında bunun böyle olmadığı ortaya çıktı.


Bu
saldırılar ABD’nin
güvenlik algılamasını değiştirdi. 11 Eylül saldırıları sonrasında yeni bir dış
politika geliştirildi ve Yeni Amerikan politikasında “Sovyet tehdidi”nin yerini
“terör tehdidi” aldı. ABD’nin “ya bizimlesiniz ya teröristlerle”
cümlesiyle ifade edilen Bush Doktrini ve “önleyici savaş” stratejisiyle 2001’de
Afganistan ve ardından 2003’te Irak’ın işgali gerçekleştirildi.


ABD, saldırılardan El-Kaide örgütünü
sorumlu tuttu. Bu örgütün Afganistan’da bulunan lideri Usame Bin Ladin’in iade
edilmesini, tüm örgüt üyelerinin ya ABD’ye teslim edilmesini ya da Afganistan
sınırları dışına çıkarılmasını istedi. ABD’nin tüm ısrarlarına rağmen Taliban’ın Ladin’i
teslim etmemesiyle iki ülke arasında kriz başladı ve bu da Afganistan’ı
terörizmin savunucusu konumuna getirdi.


11 Eylül Sonrası Amerikan’ın Afganistan Müdahalesi


ABD ile Afganistan arasındaki bu kriz
sürerken 4 Ekim 2001’de İngiltere Başbakanı Blair, Usame bin Ladin’in El-Kaide
örgütünün 11 Eylül saldırılarından sorumlu olduğuna dair kanıtları parlementoda
yaptığı konuşmasında sundu. Bu da Başbakanlık internet sayfasında yayınlandı.
Bunun sonucunda ABD’nin Afganistan’a müdahale edeceği kesinleşti
ve müdahale 7 Ekim 2001’de başladı. 7 Ekim 2001’de George W. Bush düzenlediği
basın toplantısında “ABD ordusunun Afganistan’da El-Kaide
teröristlerinin eğitim kamplarını ve Taliban rejiminin askeri tesislerini
bombalamaya başladığını, çünkü Taliban’ın ABD’nin
taleplerini yanıtsız bıraktığını” açıkladı.


7
Ekim 2001 günü ABD İngiltere’yi de yanına alarak, El Kaide
lideri Usame Bin Ladin’in saklandığı Afganistan’a karşı “Sonsuz Özgürlük
Operasyonu”  adı verilen hava operasyonlarını başlattı. ABD’nin
Afganistan operasyonuna İngiltere’nin dışında Rusya, Çin, Türkiye gibi ülkeler
de destek verdi; İtalya, Almanya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Gürcistan,
Özbekistan, Tacikistan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Filipinler, Yeni Zelanda
ve Kanada gibi ülkeler de askeri destekte bulunabileceklerini açıkladılar. ABD
ve İngiltere’nin beraber gerçekleştirmiş olduğu bu müdahale Güvenlik
Konseyi’nin almış olduğu kararlar ve meşru müdafaa hakkı çerçevesinde oldu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 11 Eylül olaylarıyla ilgili, 12 Eylül
2001’de 1368 sayılı, 28 Eylül 2001’de de 1373 sayılı kararları aldı. Bu
kararlarda, terörizmin uluslararası barış ve güvenliğe tehdit oluşturduğu ve ABD’nin
meşru müdafaa hakkına sahip olduğu belirtildi. Ancak burada ABD’nin
terörizmle mücadele için askeri güç kullanabileceğine dair bir hüküm
bulunmuyordu ve bu kuvvet kullanımı için bir sınırlama da getirilmedi. Bu
belirsizlik ABD’nin
Afganistan müdahalesine meşruiyet kazandırdı. Maalesef Afganistan bunun
bedelini çok ağır ödedi.


ABD, Afganistan’da El−Kaide’ye ve ona
destek veren Taliban rejimine karşı sürdürdüğü operasyonlar kapsamında
Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan hava sahalarından yararlanmaya başladı.
Kırgızistan’a 3000, Özbekistan’a 1000 Amerikan askeri yerleştirilirken,
Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’a yapılan ekonomik yardımlar bir önceki
yıla göre 2 kat arttırıldı. Ayrıca Amerikan savaş uçaklarının acil durumlarda
Almatı havaalanına inebilmesi için Amerika ile Kazakistan arasında anlaşma
imzalandı.


Bölgeye
girmeye çoktandır hevesli olan Amerika “insani müdahale” kapsamında değil ancak
“terörle mücadele” söylemiyle girdi. Bu da bölgeye güçlü bir şekilde
girebilmenin yolunu arayan Amerika’nın Orta Asya’ya yönelik askeri
müdahalelerinin önünü açtı. Bu durumu Rusya’nın geçici onayı ve bölge
ülkelerinin işbirliği sağlamış oldu.


Koalisyon
Güçleri yaptıkları operasyonlar neticesinde Taliban rejimini devirmeyi başardı
ve ülkenin yeniden inşa edilme sürecini başlattı. Ülkenin yeniden inşası için 5
Aralık 2001 tarihinde BM önderliğinde Afgan grupların da katılımıyla
Bonn Antlaşması imzalandı. Taliban rejimi sonrasında ülkede doğabilecek
istikrarsızlık endişesi nedeniyle güvenliğin sağlanması ve bölgenin yeniden
inşa sürecine yardımcı olması amacıyla Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF)
oluşturuldu. 2003’te ISAF görevini NATO’ya devretti. 2006 yılında ise bölgedeki NATO
varlığı daha çok hissedilir oldu.


Barack
Obama Mayıs 2014 yılında yaptığı bir konuşmasında Afganistan’daki askeri
varlığını azaltacağını söyledi. ABD ile Afganistan Senatosu 2015 yılında
yürürlüğe girecek olan ikili antlaşma imzaladı ve bu antlaşma uyarınca
Afganistan’daki ABD askeri varlığı azaltıldı, 9.800 personel
Afganistan askerlerine terörle mücadele amacıyla eğitim vermeye başladı. NATO
ise Aralık 2014 itibariyle 87.000 askerini Afganistan’dan çekme kararı aldı.
Afganistan Senatosu tarafından onaylanan Barış için Ortaklık Kuvvetlerinin
Statüsü Anlaşması’na (SOFA) göre NATO, Afgan güvenlik güçlerine eğitim, destek ve
danışmanlık hizmeti sağlamak amacıyla Afganistan’da varlığını sürdürecektir.
2015’in ilk ayında başlatılan Kararlı Destek Misyonu çerçevesinde 40 ülkeden
toplamda 12.500 askerin hizmet vermesi planlandı. Ayrıca Ortak Özel Harekat
Komutanlığı’nın Taliban ve El Kaide’ye karşı mücadele edeceği ve grupların
kendilerine güvenli bölgeler yaratmasının önüne geçileceği belirtildi.


Afranur ARIKAN, Giresun Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet