Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


ABD’nin Aşırı ve Canice Emelleri :
Gezegenin Militer Denetimi


Samir Amin


1. Sovyet sisteminin çöküşünün ilan edildiği 1980’li
yılların sonundan başlayarak, ABD yönetici sınıfının tamamı ( ister
cumhuriyetçi ister demokrat olsun) hegemonyacı emellerini açığa vurmakta
gecikmedi. Militer (silahlı) güçlerini ödünleyecek rakibin artık ortadan
kalktığı koşullarda ve şımarık bir sarhoşlukla gezegeni sadece militer yöntem
ve araçlarla denetleyebilecekleri, biçimlendirebilecekleri kuruntusuna
kapıldılar. Bu Amerikan usulû (made in USA) savaşın ilk denemeleri
daha1990’ların başından itibaren ( Körfezde, Yugoslavya’da, Orta Asya’da,
Filistin’de, Irak’ta) Washington tarafından tek yanlı olarak planlanıp hayata
geçirilmişti.


Bir kere siyasi strateji
oluşturulunca, onu meşrulaştıracak gerekçeler de bulunacaktı elbette: Terörizm,
uyuşturucu trafiği, kitle imha silahları üretildiği suçlaması… Aslında
ABD’nin CIA eliyle nasıl ısmarlama üzerine “terörist’ düşmanlar (Taliban,
Bin Laden ve henüz 11 Eylül hala aydınlatılmamışken…) ürettiği ya da
Brezilya’ya karşı geliştirdikleri ‘Kolombiya Planı’ dikkate alınırsa, bu tür
gerekçelerin ne demeye geldiğini anlamak zor olmazdı… Irak’a, Kuzey Kore’ye,
bakalım yarın başka hangi devlete yönelik muhtemel tehlikeli silah üretme
suçlamasına gelince, bu tür iddialar ABD’nin bu silahları nerede ve nasıl
kullandığını bilenler için pek de inandırıcı olmasa gerekir. (Hiroşima ve Nagazaki’de
atom bombası, Vietnam’da kimyasal silahlar kullandıkları ve ilerde nükleer
silah kullanma niyetlerini açıkladıkları ortadayken…). Aslında burada söz
konusu olan tam da Gobels anlamında bir propaganda aracıdır ve asıl amaç
ahmaklaşmış Amerikan kamuoyunu aldatmaktır ama bu yutturmaca dışarıda o kadar
da etkili değil ve insanlar giderek durumun daha çok farkına varıyorlar.


ABD tarafından formüle edilen
“önleyici savaşın” sadece kendileri için bir “hak” olarak
görülmesi, artık her türlü uluslararası hukukun da sonu demeye geliyor.
Birleşmiş Milletler Temel Belgesi meşru müdafaa durumu hariç savaşı yasaklıyor
ve kendi askeri müdahalesini de çok sıkı kurallara bağlıyor, karşılığın ölçülü
ve geçici olması gerektiğini vazediyor. Tüm hukukçular 1990’lardan beri
yürütülen savaşların yasa dışı olduğunu, hiçbir meşruiyetinin olmadığını ve bu
saldırıların sorumlularının da açıkça savaş suçu işledikleri konusunda
hemfikirdir. ABD’nin elbette başkalarının da suç ortaklığıyla Birlemiş
Milletlere yönelik tavrı, daha önceki (1930’larda) Faşist devletlerin Cemiyet-i
Akvam’ı ( Milletler Cemiyeti) yönelik tavrına benziyor.


2. Halkların haklarının bu tarz yok sayılması,
hakların eşitliği ilkesinin yerini “Herrenvolk” 1un alması ( burada
ABD ve ikinci olarak da İsrail) ve sadece bunların kendileri için gerekli
“hayatî önemde” saydıkları yerleri fethetme hakkına sahip oldukları,
diğerlerinin ancak “dünyanın efendilerinin” izin verdiği kadar onun
projesi için bir “tehdit” oluşturmadığında yaşama ve varolma hakkı
tanıdığı bir durum demeye gelir.


Öyleyse ABD’nin bir hak olarak ileri
sürdüğü şu “ulusal” çıkarlar dediği nedir?


Aslında söz konusu sınıfın bir
tek amacı vardır : Parayı büyütmek ve ABD devletinin birincil hedefi de Amerikan
çokuluslu şirketlerinin hakim kesimlerinin çıkarlarını güvence altına almak.


Artık Washington’daki hakim
yönetici kliğin gözünde hepimiz “Kızıl Deriliyiz”. Başka türlü ifade
etmek istersek, ancak ABD’nin çokuluslu şirketlerinin yayılmasına bir engel
teşkil etmediğimizde yaşama hakkına sahip olan halklarız… Bize söylenen de
şu: Her kim ki, bu projeye itiraz eder, gerektiğinde toplu yok etme de dahil
olmak üzere her türlü cezalandırmayı göze almalıdır. Amerikan çokuluslu
şirketleri için ilave 15 milyon dolar aşırı kâr karşılığında 300 milyon insanı
kurban etmekte asla tereddüt söz konusu değildir. Aslında Baba Bush’un, Clinton
ve oğul Bush’un ‘haydut’ devlet dedikleri tam da ABD’nin kendisidir.


Böylesi bir proje kelimenin en
kaba anlamında emperyalist bir projedir ama Negri’nin bu kavrama yüklediği
anlamda ’emperyal’ değildir. Emperyal değildir zira, buradaki amaç dünya
halklarının tamamını makul bir dünya kapitalist sistemi içinde yönetmek değil,
sadece onların kaynaklarını yağmalamaktır. Sosyal düşüncenin bayağı ekonominin
temel aksiyonlarına indirgenmesi, tüm dikkatlerin hakim sermayenin tek yanlı
kâr etme ve kârı azâmileştirme kaygısına çevrilmesi, bu amaç için askerî gücün
seferber edilmesine bir de kapitalizmde içerilmiş barbarca aşırılıklar eklendiğinde
mevcut tablonun ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Artık her türlü insânî
değerin yerini kendinden menkul bir pazar yasası alıyor ve herkesin pazarın
sözde yasalarına uyması isteniyor… Tarih sahnesine çıkışı itibariyle Kuzey
Amerika kapitalizminin oluşması, yukarıda sözünü ettiğimiz duruma Avrupa’ya
göre daha yakındı. Zira, Amerika devleti ve onun siyasi anlayışı ekonomiye
hizmet etmeyi yegane amaç sayıyordu. Siyasi vizyonu bu amaca göre
biçimlendirilmişti. Bu niteliği itibariyle de ekonomiyle siyaset arasındaki
çelişik ve diyalektik ilişki yok edilmişti.


Yerlilerin jenosidi, Kara
Afrikalıların köleleştirilmesi, peşi sıra gelen göçmen dalgası sonucu sınıf
mücadelesinin yerini (hakim sınıf tarafından manipüle edilen) topluluk
kimliğinin alması, sınıf bilincinin oluşmasının önünü kesti. Bu durum yönetici
sınıfın tek parti aracılığıyla toplumu siyaseten yönetmesini kolaylaştırdı.
Aslında söz konusu olan sermayenin tek partisidir. İki parti söz konusudur ama
bu bir retoriktir, zira her iki kanat da aynı temel stratejiye sahiptir, her
ikisi de aynı söylemin ve politikanın araçlarıdır. Bu partilerden her biri
kendilerini temsil ettiği yanılsamasıyla toplumun ‘bir yarısının’ oy verdiği
partilerdir. ABD’de Avrupa’daki modern siyasal kültürün oluşmasında etkili
olmuş sosyal demokrat ve komünist partilerin olmayışı, bu ülkeyi sermayenin
diktasına karşı koyacak ve onu dengeleyecek ideolojik araçlardan yoksun
bırakmıştır. Tam tersine toplumsal bilincin tüm unsurları ve veçheleri her
seferinde onun temel ırkçılığını pekiştirip kendini Herrenvolk olarak görmesini
sağlayarak, bizzat sermaye tarafından biçimlendirilmektedir. Hindistan’da
dillendirilen “Play boy Clinton, Cow boy Bush, same policy” (Playboy
Clinton, kovboy Bush aynı politika) sloganı tam da sözde Amerikan demokrasisi
denileni yöneten tek parti sisteminin mantığını ortaya koyuyor.


Bu itibarla da ABD’nin projesi
bildik hegemonyacı bir proje değildir. Zira, eski olsun yeni olsun, ekonomik
sömürüye ve siyasi eşitsizliğe de dayansalar önceki dönemlere damgasını vurmuş
hegemonya biçimleri iyi kötü bütünsel ve istikrarı amaçlayan bir vizyona
sahiptiler. Oysa, ABD tarafından dayatılan hegemonya aşırı kaba ve tek yanlıdır
ve bu niteliği itibariyle de “Herrenvolk” ilkesine dayanan nazi
projesini andırmaktadır. ABD’nin söz konusu projesi Amerikalı liberal
üniversite taifesinin ileri sürdüğü gibi ‘şefkatli-merhametli’ (being) bir
hegemonya değildir…


Eğer bu proje bir süre daha
geçerli olmaya devam ederse, daha büyük kaos yaratmadan daha büyük kabalıklar
ve aşırılıklara meydan vermeden yoluna devam etmesi mümkün değildir. Zira, uzun
dönemi kapsayan bir stratejiden yoksundur. En azından ABD gerçek müttefiklerle
ilişkileri güçlendirme yoluna gitmeyecektir, zira müttefiğe sahip olmak demek
taviz vermeyi bilmek demektir. Gerçi şimdilik Afganistan’daki Karzai türü kukla
hükümetlerle işi götürebileceklerini sanıyorlar ama bu anlayış askerî
güçlerinin yenilmezliği saplantısına dayanıyor. Bir zamanlar Hitler de aynı
şeyi düşünmüyor muydu?


3. Bu projenin daha iyi anlaşılabilmesi için
şimdilerde triad denilen egemen kapitalizmin bileşenleri olan güçler (ABD,
Avrupa, Japonya) arasındaki ilişkilere daha yakından bakmak gerekiyor. Ancak o
zaman gücünü ve zaaflarını anlamak mümkün olabilir.




Medya tarafından da pohpohlanan ama işin esasını dışlayan yaygın düşünce şöyle
ve bu bilinçli olarak yapılıyor: ABD’nin militer üstünlüğü kesin olmakla
birlikte bu buz dağının yüzeye yansıyan kısmıdır. Bu onun gerisindeki ekonomik,
siyasi, dahası kültürel üstünlüğün sadece görünen yüzüdür. Öyleyse böylesi bir
güce koşulsuz biat etmek dışında bir seçenek yoktur, bunun karşısında durmak
beyhude çabalar olmanın ötesine geçemez…


Oysa, ekonomik durumun tahlili
bu kaba kabulü yalanlıyor. Bir kere ABD üretim sisteminin “dünyanın en
etkini” olduğu diye bir şey yok. Tam tersine, üretim sektörlerinin hiçbiri
liberal iktisatçıların düşündüğü anlamda bütünüyle rekabete açık bir dünya
pazarında üstünlük sağlayacak durumda değil. Bunun kanıtı ABD’nin ticari
açığıdır ki, yıldan yıla kötüleşmeye devam ediyor. 1989 da 100 milyar dolar
olan açık 2000 yılanda 450 milyar dolara yükseldi. Fakat açık sadece dış
ticaret açığından ibaret değil. Üretim sisteminin tüm sektörlerinde ve
dallarında da aynı şey söz konusu. O kadar ki, ABD’nin tartışmasız ileri olduğu
söylenen yüksek teknolojilerde de durum farklı değil. Nitekim, bu alanda ABD
1990 da 35 milyar dolar fazla veriyorken şimdilerde açık verir durumda. Ariane
ile Nasa’nın füzeleri ve Air Bus’la Boeing arasındaki rekabetteki durum,
ABD’nin zaafını ortaya koyuyor. ABD’nin karşısına yüksek teknoloji alanında
Avrupa ve Japonya dikilirken, sıradan teknoloji ürünlerinde de Çin, Kore, diğer
Asya ülkeleri ve Latin Amerika, “ekonomi dışı” araçlara başvurulmasa
tarımsal üretimde de yine Avrupa ve Latin Amerika’nın güney bölgeleri ABD’ye
üstünlük sağlayacak durumda. Aslında ABD rakiplerine liberalizmi dayatırken,
kendisi liberalizme itibar etmiyor.


Esasen ABD’nin mukayeseli
üstünlüğe sahip olduğu yegane sektör silah sektörü. Bunun böyle olmasının da
bildik bir nedeni var: Birincisi, diğer ürünlerin tâbi olduğu biçimde rekabete
tâbi değil; İkincisi, devlet desteği söz konusu… Elbette bu avantaj sivil
sektör üzerinde bazı olumlu etkiler yaratıyor (örneğin internet gibi) ama başka
bazı üretim sektörlerinde de bir handikap oluşturmak koşuluyla… ABD ekonomisi
dünya sistemindeki diğer ekonomiler aleyhine olarak bir parazit durumunda.
” ABD endüstriyel tüketiminin %10’unu dışardan sağlıyor ve bunu ulusal mal
ihracatıyla karşılayamıyor (E. Todd, Après L’empire, p. 80).


Clinton döneminin çok öğünülen
ve ‘liberalizmin’ ürünü olduğu söylenen büyüme -ki, Avrupa buna açıkça
direnmeliydi- aslında yapaydı ve genelleştirilebilir bir büyüme değildi, zira
ticari ortaklarının ABD’ye yaptıkları sermaye transferine dayanıyordu. Üretim
sektörlerinin hiç birinde ABD’nin Avrupa karşısında üstünlüğü söz konusu
değildir. “Amerikan mucizesi” denilen de esas itibariyle sosyal
eşitsizlikleri derinleştirme pahasına gerçekleşti ( finansal hizmetler ve
avukatlık, özel polis gibi bireysel nitelikteki şişkinlik,vb.). Bu anlamda
Clinton döneminin liberalizmi oğul Bush’un daha sonraki gerici zaferinin
koşullarını oluşturdu. Daha da ötede, Todd’un da ( p.84) yazdığı gibi,
“hileyle şişirilmiş ABD’nin GSMH’sinin istatistiki güvenilirliği giderek
Sovyetler Birliğininkine benzemeye başlıyor.”


Dünya üretiyor ve (neredeyse
tasarrufu sıfır olan) ABD tüketiyor. ABD’nin “avantajı”
yağmacınınkine benziyor ki, açıkları rızaya veya zora dayalı olarak başkaları
tarafından kapatılıyor. Washington’un zaaflarını ödünlemek için baş vurduğu
değişik araçlar söz konusu: liberalizm ilkelerinin tek taraflı olarak yinelenen
ihlâli, uydularına empoze edilen silah ihracatı (dünya toplamının % 60’ı) ki, -
Körfez ülkeleri gibi bunların bir çoğu hiçbir zaman kullanmayacakları silahları
ithal ediyor- aşırı petrol rantı arayışı, bu amaçla petrol üretimini denetleme
-Irak ve Orta Asya savaşlarındaki amaç budur-. Sonuç itibariyle ABD açığının
önemli bölümü Avrupa, Japonya ve Üçüncü Dünya’nın zengin petrol ülkeleriyle -en
fakirleri de dahil- kompradorlaşmış rejimler tarafından kapatılıyor. Buna bir
de dünya kapitalist sisteminin çevresindeki tüm ülkelere dayatılan borç
ödemeleri kanalıyla transfer edilen kaynağı eklemek gerekir.


Elbette bu süper gücün bir
parazit gibi günü birlik yaşamasına imkân veren sermaye akışının karmaşık
nedenleri var. Ama gerçek olan bir şey varsa bu durum asla rasyonel ve karşı
konulmaz denilen sözde “pazar yasalarının” eseri değil.


Triad’daki (ABD, Avrupa,
Japonya) küreselleşmiş sermayenin hakim kesimlerinin dayanışması bir vakıa
olduğu gibi, bunların neoliberalizme teveccüh ettikleri de malumdur. Böylesi
bir ortamda ABD (gerektiğinde askerî) “ortak çıkarların” savunucusu
olarak görülüyor. Kaldı ki, ABD kendi liderliğinin meyvelerini de eşit olarak
paylaştırmıyor. Tam tersine müttefiklerini vasalleştiriyor ve bu anlayışla
Triad’daki ikincil müttefiklerine çok sınırlı ödünler vermeyi yeğliyor. Egemen
sermaye içi bu çıkar çatışması NATO ‘da (Kuzey Atlantik İttifakı) bir kopuşa
neden olabilir mi? Böyle bir olasılık imkansız değilse de pek mümkün de değil.


Asıl çatışma başka alanda
yaşanabilir ki, bu siyasi kültür alanıdır. Zira, Avrupa’da bir sol alternatif
her zaman mümkündür. Böylesi bir alternatif ikili kopuşa neden olacaktır:
Birincisi neoliberalizmin terkidir (bunun anlamı Avrupa sermayesinin ABD istek
ve dayatmalarından yakayı kurtarmasıdır); ikincisi de, ABD’nin siyasi
stratejisine yaslanmaktan vazgeçmek. Böylece bugüne kadar ABD’ye yatırılan
(açıklarını kapatmaya yarayan) sermaye fazlası Avrupa’da ekonomik canlanma ve
sosyal refahı artırmak için kullanılabilir. Aksi halde bir canlanma mümkün
değildir. Eğer Avrupa böyle bir rotaya girerse, yani kendi ekonomik büyümesi ve
sosyal refahı yönünde bir tercih yaparsa, ABD ekonomisinin sahte sağlığı
tehlikeye girecektir ve Amerikan yönetici sınıfı bu durumun ortaya çıkaracağı
kendi sosyal sorunlarıyla cebelleşmek zorunda kalacaktır. İşte benim
“Avrupa ya solda olacak ya da Avrupa diye bir şey olmayacak” dediğim
şey budur.


Bunun için de eğer liberalizm
‘kuralına uygun işlerse’ her şey yolunda gidecek biçimindeki saplantıdan yakayı
kurtarmaları gerekiyor. ABD asimetrik bir liberalizm pratiğinden asla
vazgeçmeyecektir, zira ancak bu tür bir politika sayesinde kendi açıklarını
kapatabilir. Velhasıl ABD’nin refahı başkalarının durgunluğu pahasına
mümkündür.


Eğer öyleyse ABD lehine sermaye
akışının sebebi nedir? Şüphesiz bir çoğu için bu sorunun cevabı şudur: Çünkü
ABD “zenginlerin devletidir”, sermaye için emin bir sığınaktır… Elbette
bu Üçüncü Dünya’nın komprador burjuvaziler için geçerli ve servetlerini orada
muhafaza etmeyi yeğliyorlar. Ya Avrupalılar? Burada liberalizm virüsü devreye
giriyor -ABD’nin eninde sonunda “Pazar ekonomisi kurallarını”
benimseyeceği saplantısı etkili oluyor- ve kamuoyu bu yönde koşullandırılıyor.
Bu bağlamda da İMF tarafından “sermayenin serbest dolaşımı” ilkesi
kutsanıyor. Böylesi bir kutsama da elbette boşuna değil: Başkalarına dayatılan
neoliberal politikalar sonucu ABD’ye pompalanan finansal fazla onun açıklarını
kapatıyor ama kendisi söz konusu neoliberal politikalara pek itibar etmiyor…
Fakat bir bütün olarak alındığında büyük egemen sermaye için bu sistemin
avantajları dezavantajlarından daha fazla. İşte bu durumun sürmesi için de
ABD’ye haraç ödemeyi yeğliyorlar…


“Borçlu yoksul
ülkeler” denilen ülkeler var ve bunlar borçlarını ödemeye zorlanıyor. Bir
de hiçbir zaman borçlarını ödemeyeceğinin bilinmesi gereken”borçlu bir
süper güç” var. ABD’nin siyasi şantajı sayesinde gerçekleşen haraç
şimdilik devam ediyor ama kırılgandır.


4. İşte ABD yönetiminin askeri (militarist) stratejik
tercihinin gerisindeki neden budur. Aslında bu ABD’nin ekonomik hegemonyasını
dayatabilmesi için askeri gücü dışında hiçbir koza sahip olmadığının da
itirafıdır.


Elbette ABD’nin üretim
sisteminin zayıflamasının karmaşık nedenleri var. Ama bu nedenler kesinlikle
konjonktürel değil. Para (dolar) kuruyla oynayarak ya da daha uygun
sermaye-emek dengesi oluşturarak üstesinden gelinebilecek türden zaafiyetler
değil. Yapısal nedenler söz konusu. Genel eğitim ve öğretim sisteminin
yetersizliği- ki bu sistematik olarak özel eğitimin mutlaka kamusal eğitimden
daha iyi olduğu önyargısıyla da besleniyor- Amerikan toplumunun içinden
geçmekte olduğu krizin temel nedenlerinden biridir.


Avrupalılar ABD ekonomisinin
bâriz yetersizliklerinden hareketle sonuçlar çıkarmak yerine, şaşırtıcı bir
biçimde onu taklide kalkışıyorlar. Elbette bu konudaki aymazlığı sadece
liberalizm virüsüyle açıklamak yeterli olmaz. Her ne kadar liberalizm virüsü
solu belirli ölçüde felç edebiliyorsa da… Zira, aşırıya vardırılan
özelleştirme şampiyonluğu ve kamu hizmetlerinin çökertilmesi, sadece (Bush’un
tâbiriyle) “eski Avrupa’nın” ABD karşısındaki mukayeseli üstünlüğünü
aşındıracaktır. Fakat, söz konusu neoliberal politikalar uzun dönemde ne tür
zararlara ve yıkımlara neden olursa olsun, kısa vadede aşırı kârlar sağlamaya
yarıyor.


ABD’nin dünyayı askeri (militer)
olarak denetim altına alma tercihi, tüm halklara yönelik bir tehdittir ve daha
önce Hitler’in yapmak isteğinin devamı niteliğindedir. Askerî şiddete baş
vurarak bu günün “Herrenfolk”u lehine ekonomik ve sosyal güç
dengesini değiştirme girişimidir. Böylesi bir stratejik tercihin ön plana
çıkması demek, tüm diğer siyasal konjonktürleri de belirler hale gelmesi
demektir ki, bunun devamı halinde halkların mücadeleyle elde ettikleri
demokratik ve sosyal kazanımların zaafa uğraması kaçınılmazdır. Dolayısıyla,
ABD’nin askerî (militer) projesinin başarısızlığa uğratılması herkesin
öncelikli hedefi ve sorumluğu haline geliyor.


Askerî saldırı sadece bu güne kadar
saldırıya maruz kalan ülkelerle de sınırlı kalmayacak. Dünyanın askerî denetimi
doğrudan Rusya’yı, Çin’i Hindistan’ı ve İran’ı da hedef alıyor ki, Ortadoğu ve
Orta Asya’daki ABD üslerinden hareketle bu ülkeler sürekli saldırı tehdidi
altında tutulmak isteniyor. Aynı şekilde dünyanın önemli petrol rezervlerini de
kontrolü altına alarak Avrupa’yı da zaafa uğratıp kendine tâbi kılmak, onu bir
çeşit ‘alt-statüye’ indirgemek istiyor. Bu kapsamda Brezilya da Kolombiya
Planıyla köşeye sıkıştırılmak isteniyor. Böylece Brezilya sürekli askerî
saldırı tehdidi altında tutulacaktır. Zaten Washington’daki yönetim niyetini
gizlemeye gerek duymuyor. Bir gün kendine direnmesi muhtemel “büyük
ülkelerden” nefret ediyor. Askerî araçlar da dahil tüm yöntemlere
başvurarak bu tür ülkelerin güçlenmesini engellemekte kararlı.



Şüphesiz ABD’nin söz konusu projesini başarısızlığa uğratma mücadelesi farklı
yöntem ve araçları devreye sokmayı gerektiriyor. Bir kere sorunun diplomatik
veçhesi var (uluslararası hukukun savunulması), askerî veçhesi var (tüm dünya
ülkelerinin silahsızlandırılması talebi ki, bu Washingtonu’un askerî
saldırılarına karşı koymanın en etkin aracıdır). Unutmamak gerekir ki, ABD
nükleer silah tekeline sahip olduğunda onu kullandı ama bu tekelden mahrum olduğunda
kullanamadı. Nihayet politik veçhe (AB’nin kurulmasının tamamlanması ve bir
bağlantısız ülkeler cephesinin yeniden inşası gibi…)


Mücadelenin başarısı insanların
bilincinin neoliberal yanılsamalardan kurtulmasına, özgürleşmesine bağlı. Zira,
“gerçekten liberal” bir küreselleşmiş dünya ekonomisi hiç bir zaman
mümkün olmayacak. Buna rağmen her türlü araca başvurularak insanları öyle bir
şeyin varlığına inandırmak istiyorlar ve bu konudaki ısrar devam edecektir.
Dünya Bankasının ‘demokrasi’, ‘iyi yönetim’ (bonne gouvernance) ve
“açlıkla mücadele” konusundaki söylemi bir çeşit Wasshington’un
propaganda bakanlığı işlevi görüyor. Aslında Joseph Stiglitz’in söyledikleri
etrafında bir medyatik manipülasyon ortamı yaratılarak kafalar bulandırılmak isteniyor.
Zira, Stiglitz kimi sıradan hakikatleri yeniden keşfetmiş gibi görünüyor ama
bunu yaparken bayağı ekonominin hiç bir temel kabulünü tartışma konusu etmiyor.
Hiçbir tutarlı sonuç çıkarmıyor, burjuva ekonomisinin iflah olmaz önyargılarını
mahkum etmiyor… Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının ( tricontinentale)
dayanışmasını içeren bir Güney cephesinin oluşturulması bu halkların dünya
arenasında aktif rol oynamalarını sağlayabilir. Ama bunun gerekçeleşmesi için
ve ‘asimetrik’ olmayan bir dünyanın inşaası için de neoliberal bir dünya
sistemi yanılsamasından yakayı kurtarmak gerekiyor. Ancak bu sayede bu ülkeler
‘geriliklerini’ aşma olanağına kavuşabilirler. Güney ülkelerinin “hiçbir
ayrım olmadan neoliberalizmin ilklerinin hayata geçirilmesi” talebi gülünç
değil mi? Bu tür talepler her halde Dünya Bankası tarafından boşuna
alkışlanmıyor! Dünya Bankası ne zamandan beri ABD’ye karşı Üçüncü Dünya
ülkelerini savunuyor?


ABD emperyalizmine ve onun
askerî saldırılarına karşı mücadele, sadece bu saldırılara doğrudan muhatap
olan Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının değil, aynı zamanda ‘bağımlı
hale getirilmek istenen’ Avrupa ve Japon halklarının , bu arada bizzat Amerikan
halkının da olmak üzere, tüm halkların amacı olmalıdır. Bu vesileyle,
1950’lerdeki Mac Chartizm saldırıları karşısında teslim olmayarak direnenler
gibi bugün de aynı şeyi yapan ‘canavarın kalbindeki’ haysiyetli insanları
selamlamalıyız. Onlar da aynı Hitler’e karşı direnmeye cesaret edenler gibi
tarihin verebileceği her türlü onuru hak ediyorlar… ABD’nin egemen sınıfı
şimdilerde yöneldiği yolda devam etmeye muktedir olacak mı? Bu cevaplaması
kolay bir soru değil. Aslında ABD’nin tarihine bakarak böyle bir şeyin imkansız
olduğu kolayca ileri sürülemez. Zira, bugüne kadar gücü tartışma konusu yapılmayan
sermayenin ‘tek partisi’ tarafından bir karşı duruş söz konusu değil. Elbette
bu durum bir bütün olarak söz konusu sınıfın sorumluluğunu azaltmaz. Oğul
Bush’un iktidarı sadece petrolcü ve silahçılardan oluşan bir ‘kliğin”
iktidarı değildir. ABD modern tarihinin her döneminde olduğu gibi, iktidar
sermayenin farklı bileşenlerinin koalisyonunun iktidarıdır ve onların ortak
çıkarının bekçisidir (Aslında bu duruma lobiler iktidarı demek uygun değildir
ama öyle deniyor). Zira böyle bir koalisyon, ancak sermayenin diğer
fraksiyonlarının onayı ve rızası durumunda mümkündür. Aksi halde işlerin sarpa
sarması ve bir ‘hak mücadelesi’ dayatmasının gündeme gelmesi kaçınılmazdır.
Elbette kimi siyasî, diplomatik, belki de askerî başarısızlıklar yönetici sınıf
içindeki bir azınlığın ülkenin içine sürüklendiği bu maceraya itiraz etmelerine
neden olabilir. Bundan daha fazlasını umut etmek, bana, vaktiyle Adolf
Hitller’in bir gün aklını başına alacağı beklentisi içine girenlerinki kadar
abes geliyor!


Eğer Avrupalılar 1935 de ve 1937
de gereken tepkiyi ortaya koymuş olsalardı, Hitler çılgınlığı durdurulabilirdi.
Sadece 1938 Eylülünde harekete geçebildiler ve sonuç on milyonlarca kurban
oldu. Öyleyse Washington’un neonazilerinin meydan okumasına karşı elimizi çabuk
tutmamız, vakitlice tepki göstermemiz gerekiyor…


1 Dünyanın efendisi halk . Alman
faşitlerinin 1930’lu yıllarda kullandıkları ve Alman halkının dünyayı yönetmeye
hakkı olduğunu ifade eden kavram. (ç.n.)


ÖZEL BÜRO


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış