Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


ABD’de
‘siyasallaşan’ istihbarat ve Trump


Tarihsel süreçte, ülke içerisindeki güç mücadelesinin doğurduğu
siyasi entrikalarda, çoğu zaman istihbarat örgütlerinin önemli rolü olmuştur.


Tarihsel süreçte, ülke içerisindeki güç mücadelesinin doğurduğu
siyasi entrikalarda, çoğu zaman istihbarat örgütlerinin önemli rolü olmuştur.


İstihbarat örgütleri,
kurulu bir düzenin devamında üstlendikleri rol bakımından her zaman himayeci ve
muhafazakar bir profil sergileme eğilimindedirler. Bu da, başta siyasi
komplolar ve politik etkiler doğurmadaki rolleri bakımından olmak üzere,
‘siyaset’ ve ‘istihbarat’ arasındaki ilişkinin niteliğinin sorgulanmasını
gerektiren bir durumu ortaya koymaktadır. Özellikle ABD gibi, yetkileri ve
sorumlulukları itibarıyla farklılık sergileyen ve birbirlerinden ayrı idari
yapı ve bağlılıkları bulunan muhtelif teşkilatlardan müteşekkil bir istihbarat
topluluğunun olduğu ülkelerde, bu durum daha da hassasiyet arz ediyor.


Bu bağlamda istihbarat teşkilatları, hem kendi aralarında hem de
içlerindeki farklı birimler birbirleriyle, yürütme organının kararlarında veya
operasyonlarda öncelikli bir konuma erişmek, etkinlik ve kontrol alanlarını
genişletmek gayesiyle rekabet amaçlı hareket edebilmekte ya da kendilerine
‘durumdan vazife çıkartarak’, siyasi süreçlerde aktif rol alabilmektedirler. Bu
da zaman zaman siyasi skandallara yol açabilmektedir.


İstihbaratın
siyasallaşmasın iki boyutu


İstihbaratın
siyasallaşması
’, en genel anlamda siyasi karar alıcılar ile
istihbarat süreçlerini yürüten/yöneten kurumlar arasındaki ilişkinin,
birincinin lehine aşırı dominant hale gelmesini ifade eder. Bu durum,
‘istihbarat fonksiyonu’nun demokrasi ve hukuk devleti anlayışına uygun olarak
ne şekilde ifa edileceği hususunu gündeme getirir. ‘İstihbaratın
siyasallaşmasının’ ikinci bir boyutu ise birincisinin aksine, istihbarat
kurumlarının siyasi gelişmeler ve süreçler ya da politika yapıcıların kararları
üzerinde tek taraflı etki ve kontrol arayışlarını kapsar.


Batı tipi demokrasiler içerisinde istihbaratın siyasallaşmasının
en bariz görüldüğü ülkelerin başında ABD gelmektedir. 1970’lerin hemen başındaki
‘Watergate Skandalı’ ile 1980’lerin ikinci yarısında yaşanan ‘İrangate
Skandalı’, ABD siyasi tarihinde gizli servislerin kontrolünde gerçekleşmiş
önemli skandallardır. Yine bu anlamda istihbaratın siyasallaşmasının yaşandığı
bariz dönemlerden birisi de George W. Bush dönemi olmuştur. Zira bu dönemde
CIA, ABD’nin Irak’ta izlediği politikaları ve yürüttüğü operasyonları
rasyonelleştirerek yönlendirmek suretiyle, dış politika tarihindeki en büyük
müdahalelerden birisi için sadece bir zemin yaratmakla kalmamış, aynı zamanda,
‘yönetsel güç’ arayışı içerisindeki istihbarat teşkilatlarının konumunun
yeniden tanımlanmasına neden olabilecek bir ‘bürokratik kayışa’ da eşlik
etmiştir.


Trump’ın
ABD istihbaratı ile savaşı


Bu ve buna benzer tarihsel örnekleri çoğaltmak elbette mümkün.
İstihbarat dünyasının siyaset üzerindeki etkisini göstermesi bakımından bugün
Trump Amerikası’nda yaşananlar, bu konuda en güncel örneği yansıtmaktadır.
Hillary Clinton ve Donald Trump arasında 8 Kasım’daki başkanlık seçim
yarışıyla başlayan süreçten itibaren, ABD iç siyasette de adeta istihbarat
savaşları üzerinden cereyan eden bir güç mücadelesine sahne olmaktadır. Seçim
süreci boyunca Clinton’la ilgili, özellikle FBI kaynaklı iddialar gündem teşkil
etmiş, Trump’ın seçimi kazanmasının ve görevi devralmasının ardından da
Rusya’nın bu zaferde müdahil ve etkili olduğu yönünde CIA, FBI ve NSA’in ortak
tespitlerini içeren ve kamuoyuna 25 sayfalık kısmı açıklanan istihbarat
raporları skandal etkisi yaratmıştı.


Halen devam eden bu mücadele, ABD’de istihbarat örgütlerinin
siyasete nüfuz ettiklerinden şikâyet eden Trump ve yönetiminin, 17 farklı
kuruluştan müteşekkil istihbarat toplulukları üzerinde hâkimiyet kurana ya da
onlarla bir şekilde uzlaşmaya varana kadar (!) süreceğe benziyor. Nitekim
Trump, ABD istihbarat örgütlerine güvenmediğini beyan ederek adeta savaş açmış
durumda.


Trump, istihbarat örgütlerine güvenmediğini açıkça dile getiren
ilk başkan da değil. Geçmişte hayatını bir siyasi suikast sonucu kaybeden
Başkan John Kennedy’nin “CIA’i binlerce parçaya bölmek istediğini″ söylediği
rivayet edilmişti. Başkan Nixon ise 1960’ta CIA yönetiminin aktif bir biçimde
kendisinin altını oyduğuna inanıyordu. Kennedy ve Nixon, CIA ile ilgili duygu
ve görüşlerini geçmişte belki kapalı kapılar ardında ifade etmişlerdi fakat
Trump bugün bunu yüksek sesle dile getiriyor.


Aynı zamanda Trump yönetiminin, istihbarat raporlarının
sızdırılması konusunda sistemin kurumları üzerinden soruşturmalar başlattığını
ya da bu yönde teşebbüslerde bulunduğunu unutmamak gerekir. Trump’ın CIA’e
karşı tutumunun bir kan davasına dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek.
Bütün bunların ötesinde Trump döneminin, ‘istihbarat-siyaset ilişkisi’ ve
‘istihbarat örgütleri’nin siyasal ve hukuk sistemi içerisindeki konumlarının ne
olması gerektiği konusunda önemli bir vaka çalışması teşkil ettiği/edeceği net
olarak anlaşılıyor.


Flynn
ve Logan yasasının hatırlattıkları


Bu gelişmeler ışığında ABD’de tartışma konusu olan diğer bir
önemli husus ise önde gelen siyasi figürlerin, aile ve yakın çevreleriyle
birlikte istihbarat örgütlerinin sürekli ve yoğun bir gözetimi altında
olmalarının hukuki ve etik durumu. ABD Senato İstihbarat Kurulu, mart ayı
ortalarında, Trump’ın, seçim döneminde dinlenildiğine dair herhangi bir belirtinin
olmadığını bildirdi. Bu tartışmaların sürdüğü esnada geçtiğimiz günlerde
İngiltere’nin önemli yayın kuruluşlarından Guardian gazetesinin, Trump’ın
kampanya ekibinin Rusya bağlantılarını ilk önce İngiliz istihbaratının iletişim
ve teknik operasyonlardan sorumlu GCHQ’nun (The Government Communication
Headquarters) fark ettiğini öne sürmesi, konuya yeni bir boyut kazandırdı.


Bu bağlamda yapılan yayınlarda, GCHQ’nun Trump ve ekibine yönelik
istihbarat çalışmasında bulunmadığı, bu bilgilerin Rus istihbaratçıların
izlenmesi sırasında tesadüfen tespit edildiği vurgulandı. Söz konusu haberde
ayrıca Almanya, Estonya ve Polonya’nın da İngiliz istihbaratı dışında ABD ile
elektronik istihbarat paylaşan ülkeler arasında bulunduğunun belirtilmesi,
oldukça dikkat çekiciydi. İngiltere, bu iddiaları reddederken; ABD’de bazı
mahfillerce Obama yönetiminin Trump’ı izlemek için GCHQ’yu kullandığı ileri
sürüldü.


Bu mücadelenin sonucu olarak yaşanan en can alıcı gelişmelerden
birisi Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’ın, göreve
gelmeden önce Rusya’nın ABD Büyükelçisi Sergey Ivanovich Kislyak ile Rusya’ya
yönelik yaptırımlar konusunda aralık ayında görüştüğü iddialarının ardından
gelen baskılar üzerine geçtiğimiz şubat ayında istifa etmesi olmuştur. Bu istifayı
getiren sürece baktığımızda, özellikle bir kaç nokta dikkati çekiyor. Her
şeyden önce ABD istihbaratının, Flynn’ın telefon görüşmesini dinlediği
anlaşılıyor. İkinci ve daha önemli husus ise ABD hukuk sistemine göre yetkisi
olmayan bireylerin ABD ile çatışma halinde olan ülkelerin yetkilileriyle ülke
adına görüşmelerde ya da diplomatik girişimlerde bulunmalarının yasa dışı
sayılması. Flynn’ın en büyük sıkıntısı da buradan kaynaklanıyor.


Zira, adını yetkisi olmadığı halde 1798’de Fransa ile görüşmelerde
bulunan Dr. George Logan Olayı’ndan alan 30 Ocak 1799 tarihli ‘Logan Yasası
(The Logan ACT)’, bu eylemi ‘ağır suç (felony)’ sayıyor. 1994’te yeniden
düzenlenen bu yasada, ağır suç kategorisine konulan bir eylemle suçlanan Flynn
ise istifa mektubunda Rus Büyükelçi ile yaptığı telefon görüşmelerine ilişkin
bilgileri Başkan Yardımcısı Mike Pence’e ve diğerlerine eksik aktardığını ifade
etti. Washington Post gibi bazı medya kuruluşları, bu yasanın çoğunlukla rakip
partilerin dış politikaları üzerinde kuşku yaratmak amacıyla politik bir silah
olarak kullanıldığı iddiasında bulundu. Ayrıca Flynn’ı istifaya götüren süreçle
ilgili olarak, Kongreye Adalet Bakanlığı ve FBI tarafından gizli bir brifing
verilmesi, bazı kongre üyeleri tarafından talep ediliyor. Yine İstihbarat
Komitesi Başkanı Devin Nunes, bu konudaki bilgilerin sızdırılmasıyla ilgili
soruşturma yürütülmesini istediğini açıkladı. Dolayısıyla istihbarat
raporlarının sızdırılması, ABD’de istihbarat-siyaset ilişkisinde önemli
aygıtlardan ya da istihbaratın siyasallaşmasının en önemli boyutlarından
birisi.


İstihbarat
savaşları artarak devam edecek


Flynn’ın istifasıyla ilgili tartışmalar; gelinen noktada
görüşmenin içeriği üzerinde cereyan ediyor. Flynn, görüşmenin taziye amaçlı
olduğunu ve Başkan Yardımcısı’na bu şekilde beyanda bulunduğunu söylerken;
Rusyalı yetkililer, bu görüşmede yaptırımlar konusunun gündeme gelmediğini
beyan ediyor.


Trump’ın ekibinde önemli bir konumda bulunurken istifa etmek
zorunda kalan Flynn, bu şekilde bir istihbarat operasyonuyla önemli bir siyasi
skandalın başrol oyuncusu olmak zorunda kaldı. Emekli bir Korgenaral olan
Flynn, Irak ve Afganistan’da görev yapmıştı. 2010 yılında, Afganistan’da
bulunduğu esnadaki gözlemlerine dayanarak hazırladığı bir raporda, ABD’nin bu
ülkedeki istihbarat sistemine ağır eleştirilerde bulunmuştu.


Sonuç olarak ABD’de istihbarat savaşlarının, dış politikadan da
bağımsız olmayan bir biçimde, iç siyasetin dizayn edilmesinde en hararetli bir
biçimde devam edeceği ve dolayısıyla istihbaratın siyasallaşmasının bu ülkenin
tarihinde zirve yapacağı aşikâr görünmektedir. 


[Merve Seren. Yüksek lisans eğitimini, Rheinische Friedrich
Wilhelms Universität Bonn’da, “Avrupa Birliği” üzerine, doktora eğitimini ise
Polis Akademisi Uluslararası Güvenlik Bölümü’nde “Stratejik
istihbarat” üzerine yazdığı tezle tamamladı. SETA Savunma ve Güvenlik
Uzmanı]


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış