Osmanlı‘nın
Bâtınî düşmanlığı: Kızılbaş şairleri nasıl yaktılar ?





Tarih
boyunca feodalizme ve despotizme kitle tabanı yaratılmaya ve karabaskı
yönetimlerine sağlam temeller bulunmaya çalışılırken, en çok kullanılan
araçlardan biri  mezhepler ve dinler, daha geniş bir söyleyişle inanç
sistemleri olmuştur.


Sınıflı
toplumlarda dinsel inançlara damgalarını vuran ve dinsel inançlara kendi
çıkarları doğrultusunda bir içerik kazandıran egemen çevreler; hemen her çağda
ve dünyanın her yerinde bu kurumları kendi sınıfsal ve zümresel çıkarları için
kullanmışlardır. Kitleleri koşullandırmada büyük bir yeri ve etkinliği bulunan
bu kurumlar, yine her dönemde egemen üretim ilişkilerine ve mülkiyet
biçimlerine uyarlanmış ve devletin politikasına uydurulmuştur.


Çağdaş
düşünce sistemlerinin ve değer yargılarının yerleşmediği dönemlerde, bu
kurumların önemi daha da büyüktü. Çünkü yönetici kesimlerin başlıca sömürü ve
baskı aracıdır, böylesi  dönemlerde din.


Egemenlerin
yedeğindeki din kurumlarının temel göreviyse, karşıt düşünceleri ve akımları
bastırmak, mevcut toplum düzenlerinin, buna bağlı mülkiyet ilişkilerinin,
zengin- yoksul, efendi- köle ayrımının değişmezliği, kaçınılmazlığı inancını
yaymak, benimsetmek, yerleştirmektir.


Batı
feodalizminde bu işlevi yüklenen Hristiyan din görevlileri ve kilise; Doğu
feodalizminde ve despotizmindeyse İslamî din adamları ve cami olmuş. Bu
kurumlar ve güçler, feodal düzeni Tanrı’nın istediği bir düzen gibi gösterip
korumaya ve onu haklı çıkarmaya çalışmıştır.


Bu
temel ilkeyi iyi bilen ve bu stratejinin önemini algılayan egemenler; gerek
İslam Halifeliği döneminde, gerek Selçuklular’da, gerekse Osmanlı döneminde bu
araca alabildiğine başvurarak sayısız  bireysel ve toplumsal katliama imza
attılar. Geçmiş Arap, Pers ve Osmanlı tarihleriyle Mühimme Defterleri ve
Şeriyye  Mahkemeleri Sicilleri, bunun sayısız örnekleriyle doludur…


Şaire ve şiire düşmanlık


1340
Yılında doğan ve 54 yaşındayken idam edilen İranlı mutasavvıf Şihabüddin
Fazlullah tarafından kurulan Hurufilik, Anadolu ve Mezopotamya’da daha çok
Kalenderilik-Hayderilik formunda ortaya çıkmış ve çok sayıda mutasavvıf-şair
yetiştirmiştir.


Hurufilik,
başlangıçta aşırı bir mezhep gibi  görülürken, sonraları İslamiyet’in
dışında bir din ama “kâfirlik“ olarak kabul ediliyordu. Hurufiler, Fazlullah’ın
idamından sonra sıkı bir takibe uğruyor, buna rağmen sayıları ve güçleri hızla
artıyordu.


15.
yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarında da faaliyet göstermeye ve güçlenmeye
başlayan Hurufilik mensubu yüzlerce şair ve derviş, özellikle Fatih’in din
âlimlerinden Fahreddin-i Acemî’nin fetvasıyla Edirne’de diri diri yakılarak
katlediliyordu. (M. Bardakçı: Eskiden Kapatmaz, Diri Diri Yakarlardı, Hür.
24.6.2001)


Bu
ekolden gelen ve Alevi edebiyatının en büyük isimlerinden kabul edilen Seyyid
Nesimi de kâfir olduğu gerekçesiyle 1417’de derisi diri diri yüzülerek Halep’te
katlediliyoed. Memluk hükümdarı Müeyyed, İslam din âlimlerinin hazırladığı
fetvayı onaylıyor ve Türkçe/Osmanlıca şiirin Kürt kökenli en büyük mutasavvıf
şairlerinden biri olan Seyyid Nesimi’nin yaşamı noktalanıyordu.


Seyyid
Nesimi, ölürken bile tasavvuf şiirinin en doygun beyitlerinden birini
söylemekten geri durmuyordu:


Sırr-ı
selhinden Nesimi’ye sual ettim dedi


Reh-
neverd-i Kâbe-i ışkız budur ihrâmımız


(Nesimi’ye
derisinin yüzülmesindeki sırrı sordum/ Dedi ki; aşk kâbesinin yolcularıyız,
kâbeyi tavaf ederken ihram niyetine derimizi giyeriz.)


Nesimi’ye
atfedilen şu ünlü beyit de unutulmaz örneklerdendir:


Zâhidin
bir parmağın kessen, dönüp Haktan kaçar


Gör
bu miskin âşığı ser- pa soyarlar ağlamaz!


Nesimi’nin
cezalandırılması bununla da bitmez; derisi yüzüldükten sonra kafası kesilir,
vücudu parça parça ayrılır ve her parça şehrin bir başka yerinde teşhir edilir,
kokmaya başlayınca da yakılır. (M. Bardakçı: Şairi Parça Parça Teşhir Ettiler,
Hür. 27.7.2003)


Yüzyıllar
sonra kendisi de aynı akıbete uğrayacak olan Pir Sultan Abdal, düşünceleri
uğruna başlarını veren bu iki Alevi önderini  şöyle anacaktır:


Münkirin
gıdası Hak’tan kesildi


Nesimi
yüzüldü, Mansur asıldı


Tüm
bu kıyım ve katliamların arkasında; referansını söz konusu âyet ve hadislerden
alan ulema ve din adamlarının fetvaları vardır. Başka bir deyişle, bu âlimler
(!) ve  din adamları, emrinde oldukları yöneticilerin isteklerine dinî ve
şer’î kılıflar hazırlamışlardır.


Arap
Halife yöneticilerinden sonra Fatih Sultan Mehmed gibi anlı-şanlı Osmanlı
padişahları, insan ve kültür katliamlarını bu yolla hayata geçirdikleri gibi;
hilafet makamını Osmanlı’ya taşıyan Halife-Padişah Yavuz Selim döneminde de
aynı yönteme başvurulmuştur.


Nitekim
Yavuz Selim, Anadolu’ya gönderdiği memurları aracılığıyla aktif Kızılbaşlar’ı
“yediden yetmişe defter ettirmiş“ ve Müftü Hamza Efendi ile Şeyhülislam İbn-i
Kemal gibi din adamlarına hazırlattığı fetvalarla 50 binden fazla Alevi’yi
katletmiş ve binlerce evi tahrip etmişti.


Bu
katliamlar sınırlı olarak şiire yansısa da, Osmanlı tarihlerinde açıkça
ifadesini buluyordu. Nitekim 16. yüzyılın ünlü Osmanlı tarihçilerinden Hoca
Saadeddin, Padişah’ın katliamını haklarcasına şunları söylemektedir:


“Sultan
Selim, vezirleri ve uleması ile görüştüğü sırada: Madem ki Kızılbaş
serdarlarının tahrikâtı önlenip anların hakkından gelinmeye, zararları devam
etmek muhakkaktır. Zira Anadolu vilayetinde olan Kızılbaşlar, Şah İsmail ile
iştirak üzere olup gaibane ana iktida ve ehl ü ıyal ve mal ve menallerin yoluna
feda ederler ve iktidarı olanlar birçok nezr ve hediyeler ile ziyaretine
giderler ve halifeleri ile her yıl nezirler (yardım, adak  MB)
yollarlar.(…) Bundan akdem Padişah, Anadolu’da aram eden Kızılbaşlar’ı teftiş
için hükkâm-ı memâlike (yöre yöneticilerine MB) hükümler gönderip yedi yaşından
yetmiş yaşına varınca Kızılbaş olduğu sabit olanların isimlerini deftere kayd
ile kendisine gönderilmesini emretmişti. Padişahın emri üzerine tahkik ve
teftiş neticesinde kırk bin kişi tevkif olunarak kimi katledilmiş ve kimisi
haps olunmuştur.“ (Tacü’t-tevarih, Cilt-2,s. 245. Hemen belirtelim ki, İdris-i
Bidlisi, doğrudan Yavuz Selim’e ayırdığı  Farsça eserinde bu sayının 50
bini aşkın olduğunu bildirmektedir.)


Üstte
de vurgulandığı gibi Şeyhülislamlar, aynı zamanda Halife de olan Osmanlı
padişahlarının emir ve fermanlarına dinsel kılıflar uydurmuşlardır. Yavuz
Selim’in Şeyhülislamı olan ünlü İbn-i Kemal ve Kanuni Süleyman’ın Şeyhülislamı
olan ünlü Ebussuud Efendi dönemleri, bunun tipik örnekleriyle doludur.


Osmanlı
ulemasının burada sözünü ettiğimiz yaklaşımını ve dinsel kışkırtmaları hemen
her dönemde görmek mümkündür. Bu anlamda, din ve dinsel kurumlar, çeşitli
toplum olaylarında ve devletlerarası sorunlarda sürekli olarak bir “itme“ ögesi
olarak kullanılmıştır.


Bâtınî
düşünür ve şairlere karşı Şeyhülislâm fetvaları


Kuşkusuz
Osmanlı ulemasının Kızılbaşlar’a ilişkin fetvaları, Yavuz döneminde verilen ve
50 bini aşkın Alevi’nin katliyle sonuçlanandan ibaret değildir. Sözgelimi
Kanuni’nin ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi, “Kızılbaş tâifesinin şer’an
kıtali helâl olup, katleden gâzi ve Kızılbaş tâifesinin ellerinde maktul
olanlar şehid olurlar mı?“ (Kızılbaş topluluğundan öldürülmesi helal olanı
öldüren gazi, Kızılbaş topluluğunun eliyle öldürülenler şehid olur mu?)
yolundaki bir soru karşısında şu fetvayı veriyor: “Olur, gazâ-i ekber ve
şehâdet-i azîmedir.“ (Evet olur, din yolunda en büyük savaştır, Tanrı yolunda
büyük bir şehitliktir.)


Şeyhülislam
Ebussuud Efendi, Kızılbaşlar’la ilgili diğer fetvalarında da, İbn-i Kemal ve
benzeri Osmanlı ulemasının iddialarını ve suçlamalarını yineler. Osmanlı İslam
yönetiminin Kızılbaşlar’a bakışını yansıtan bu türden bir soruyu ve Ebussuud
fetvasını, bugünün Türkçesiyle birlikte izleyelim:


“Soru:
Adı geçen topluluk Şii olduğunu ileri sürer, “lâilâheillâllah“ derken bu
aşamayı gerektiren davranışlar nedir, açık-seçik, geniş bilgi verile!


Cevap:
Peygamber, “Ehl-i sünnet topluluğunun da içinde bulunduğu yetmiş üç topluluktan
yalnız ehl-i sünnet kurtulacak, ötekiler ateşe atılacaktır” buyurmuştur. Bu
Kızılbaş topluluğu o yetmiş üç topluluktan bile değildir. Her birinden biraz
kötülük, biraz suç, biraz ortalığı karıştırıcılık almış, kendi inançlarına göre
benimsedikleri küfüre, sapkınlığa katıp karıştırmış, yeni bir küfür yolu
yaratmışlardır. Gün geçtikçe de çoğalmaktadırlar. Şimdiye kadar sürdürdükleri
bilinen kötülükleri, suçları konusunda şeriat kuralları gereğince geniş anlamlı
yargı şudur: O acımasız kişiler yüce Kur’an’ı, yüce şeriatı, İslam dinini
küçümsemekle, şeriat kitaplarını yermekle, ocağa atıp yakmakla, din
bilginlerini kendi bilimleri uğruna acımasızca suçlamakla, liderleri (şeyhleri)
olan arabozucu kötü kişiyi Tanrı yerine koyup önünde eğilmekle, haram olduğu
kesinlikle ortaya konan, dince yasaklanan içkileri üretip içmekle, Ebubekir ve
Ömer’e sövmekle kâfir olduklarından başka; Peygamber’e bile kötü sözler
söyledikleri ortaya çıktığından, çağlar boyunca gelen bilginlerin ortak konuda
birleşen yargıları gereğince katledilmeleri uygun görülmüştür. Suçlulukları
konusunda kuşkuya kapılanlar da suçludur.“ (M. Ertuğrul Düzdağ: Şeyhülislam
Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İst. 1972,s. 110- 111)


Fetvanın
devamında, eski suçlamalar devam ettirilerek, “Bu tâifenin kıtâli, sair kefere
kıtâlinden ehemdir“ (Bu topluluğun öldürülmesi, diğer kâfirlerin
öldürülmesinden daha önemlidir) denmektedir.


Şeyhülislam
Ebussuud Efendi, hızını alamayarak, Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi Bâtınî
düşünce önderleriyle Yunus Emre gibi Alevi ozanlarını da, aradan yüzyıllar
geçmesine rağmen yeniden yargılayıp şer’i ahkâma göre mahkum ediyor!


Sözgelimi,
“Mansur, şeirata göre kâfir olduysa, ona hak veren ve onun yolunda gidenlere
şer’an ne lâzım gelir?“ yolundaki bir soruya karşılık, kestirmeden şu fetvayı
verir: “Mansur’a lâzım olan lâzımdır“. Yani, onları da çarmıha gererek
katletmek gerekir, demektedir.


Babai
hareketinin devamı niteliğindeki Bedreddin eyleminin önderi Şeyh Bedreddin de
ondan nasibini almaktadır: “Şeyh Bedreddin Simavi, ki Varidat sahibidir,
‘Tekfir etmeyip la’net etmeyen kâfirdir’ diyene ne lâzım olur?” yolundaki bir
soruya verilen cevap da açıktır: “Anın müridlerinden olan kâfirlerdir, katli
lâzımdır.“ (Age, s. 193)


Şeyhülislam
Ebussuud Efendi’nin Yunus Emre ve yandaşlarına ilişkin soruya verdiği cevabı
birlikte izleyelim:


“Soru:
Bir zaviyenin mescidinde eşhas-ı muhtelife ile oğlanlar muhtelit olup envaı
teganniyat ile tevhid ederler iken kelime-i tevhidi tağyir edip, gâh dilmen,
gâh canmen ve gâh;


Sen bir ulu
sultansın


Canlar içinde cansın


Çün âyân gördüm seni


Pinhan kayusu değil,
deyüp ve gâh


Cennet cennet
dedikleri


Bir ev ile birkaç
hûri


İsteyene ver sen anı


Bana seni gerek seni


Deyü
göğüslerini döğüp evzâ-ı garibe ettiklerinde ahali-i mahalleden bazı kimesneler
zâviye-i mezburede şeyh olan kişiye, ‘Bu makule evzaa niçün razı olursun?’
dediklerinde, -bu durumu savunursa MB- şer’an ne lâzım gelir?”


(Özetle,
sorulan soru şudur: Bir zaviyede karışık kimseler toplanıp müzik eşliğinde
Yunus Emre’nin yukardakine benzer deyişlerini okurlarsa ve tekke şeyhi bu
durumu savunursa ne yapmak gerekir?)


Şimdi,
Şeyhülislam’ın fetvasını birlikte görelim:


“Cevap:
Evza ve akval-i mezbure kemal mertebe fuhuş olduğundan gayri, cennet hakkında
söyledikleri kelime-i şenia küfr-i sarihtir. Katilleri mübahtır. Şeyhleri olan
bîdin, hikâyet olan ef’al ve akvâl men’e mübaşeret olunmazsa dahi ne lâzım
gelür demekle kâfir olduğundan gayrı o kabahiyi ibadet kabilinden addedüp
âyet-i kerimeyi ana delil getirmekle tekrar kâfir olur. Ve bu itikattan rücu
etmezse katilleri vâcip olur.“


Görüldüğü
gibi Osmanlı’nın yükseliş döneminin en büyük şeyhülislamlarından kabul edilen
Ebussuud Efendi tarafından, kadınlı-erkekli ve müzikli bir ibadet biçimi
“fuhuş“ olarak nitelendirilmekte, Yunus’un tasavvuf içerikli deyişlerine bile
tahammül edilmemekte ve bu yolun sâliklerinin katlinin şer’an helâl olduğu
yolunda fetva verilmektedir.


Pir Sultan’ı idama götüren fetva


Osmanlı
Şeyhülislam fetvalarından nasibini alan ünlü Alevi şairlerinden biri de
lider-ozan Pir Sultan Abdal’dır. İdam ediliş tarihine ilişkin kesin bir tarih
vermek mümkün olmasa da, çeşitli tarihsel olgularla Pir Sultan şiiri arasındaki
bağlantılara bakarak biz bunun 1577/78 yıllarında Sivas-Malatya yöresinde
cereyan eden   Hısnımansurlu Şambayadı Türkmenlerinden (Düzmece) Şah
İsmail Ayaklanması’yla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Pir Sultan Abdal
çalışmamızda ayrıntısını verdiğimiz bu olayın cereyan ettiği dönemde, uzun bir
suskunluktan sonra, İran’a yönelik yeni bir Osmanlı seferi düzenlenmiş ve
Kızılbaşlar’a dönük anti-propaganda en üst seviyesine ulaşmıştır.


Bu
seferde Osmanlı ordusunun serdarlığını Boşnak asıllı Veziriazam Lala Mustafa
Paşa yapmaktadır. Üçüncü Murad devrine rastlayan bu dönemin Şeyhülislamı da,
1577-1580 yılları arasında görev yapan Kadızade Ahmed Şemsüddin Efendi’dir.
1578 yılındaki bu İran Seferi sırasında orduda bizzat bulunan Osmanlı tarihçisi
Gelibolulu Mustafa Ali, hareketin bütün ayrıntılarını vermektedir. Adı geçen
tarihçinin “Nusret-nâme“ adlı, Nuruosmaniye Kütübhanesinde bulunan yazma
eserinin “10 a-b, 11 a-b, 12 a” sayılı varaklarında; sefer dolayısıyla
Şeyhülislam’ın verdiği fetvaya yer verilmektedir. Bugüne kadar yeterince
bilinmeyen bu fetva; Yavuz Selim döneminde İbn-i Kemal, Kanuni döneminde
Ebusuud Efendi tarafından Kızılbaşlar için verilen fetvaların bir uzantısı
olup, öncekiler gibi Kızılbaşlar’ı suçlamakta ve “Bu tâifenin kıtâli sair
kefere kıtâlinden ehemdir“ hükmünü içermektedir.


Kızılbaş/Alevi
literatüründe pek bilinmeyen ve Pir Sultan’ın asılmasıyla ilgili olduğunu
düşündüğümüz fetvayı şimdi birlikte izleyelim.


“Mes’ele
(Şeyhülislam’a sual): Kızılbaş tâifesinin şer’an katli helal olup asker-i
İslam’dan onları katleden gazi ve onlardan maktul olan şehid olur mu?


El-
Cevab: Olur, gaza-yı ekberdir ve şehadet-i azimedir.


Mes’ele:
Katilleri helal olduğu takdirce mazhen Sultan-ı Ehl-i İslam Hazretine baği ve
aduan üzerine olup, asker-i İslama kılıç çektiği için midir? Veya gayrı sebebi
var mıdır?


İkinci
Cevab: Kızılbaşlar, hem bağilerdir ve hem vücuh-u kesireden kâfirlerdir.


Mes’ele:
Hz. Resulullah’dan (s.a.) evvelcek şer’an şüphe olur mu? Beyan buyurula…


El-
Cevab: Hâşâ şüphe yoktur. Ef’âl-i şeniyyeleri ol neseb-i tahire alakaları
olmakla şehadet ettikden gayrı sukât’tan menkuldur ki, babası İsmail ibtida’en
harf-i cünde İmam Ali bin Musa Rıza meşhedinde ve sair emakinde olan sadat-ı
uzamı kendinin nesben buhranında derc eylemeğe ikrah edip iftiraya cür’et
etmişleri katliam edecek bazı sâdât katlden halas için imtisal-i suretin
koşurub dediğini eylemişler. Amma bu miktar tedarik eylemişlerdir ki, bunun
nesebi ulema-yı ensab-ı şerife mabeynlerinde akîm olup asla insanı kıymak ile
maruf bir sebebde müntehi kılmışlar ki nazar edenler hakikat-ı hâle vakıf
olalar. Faraza, sıhhat-ı nesebi mukarrer olup bîdin olacak sâir kefereden farkı
olmaz. Hz. Resul’ün (s.a.) âl-i şeâir-i şer-i mübini riayet ve ahkâm-ı din-i
mübini himaye edenlerdir. Hz. Nuh aleyhisselam, Ken’an sulb(öz) oğlu iken dini
üzerine olmadığı için (ehlimdendir) diye necat için Rabbi izzete tazarru
ettikde (innahü leyse min ehlike) diye buyurulup sâir kefere ile bilatağzib ve
iğrak buyurulmuştur. Eğer enbiya-yı uzzam neslinden olmak dünyevi ve uhrevi
azabdan necâta sebep olaydı, Adem Nebi neslinden olmak ile esnaf-ı kefereden
bir ferd asla dünyada ve ahirette muazzab olmazlardı.


Mes’ele:
Tâife-i mezbure Şia’dan olmak dava ederler, (Lailâhe illallah, Muhammedü’r-
Resulullah) derler iken bu mertebeyi icab eden halleri nedir?


Cevab:
Şia’dan olmak değil, yetmiş iki fırka içlerinde ehl-i sünnet ve cemaat
fırkasından gayrı nârevadır diye Hz. Resulullah tasrih buyurmuşlardır. Bu tâife
ol yetmiş bir fırka-yı dâlle’nin halis birinden değillerdir. Her birinden birer
mikdar şerr ve fesad alıp kendiler hevâlarınca ihtiyar ettikleri küfür ve
bid’ate ilhak edip bir mürekkib küfür ve dalâlet ihtira  eylemişlerdir.
Daha durup günden güne oturmak üzerine derler, şimdiye değin üzerine müstakar
oldukları kabâyih- i marufelerinin mucib-i şer-i şerif üzerine mufassalan hükmü
budur ki; o zâlimler Kur’an-ı azim’i, Şeriat-ı şerifi ve din-i İslâm’ı istihfaf
eylemekle  ve kütub-u Şer’iyeyi tahkir edip oda (ateşe) yakmakla ve
ulemâ-yı dini ilimleri için ihanet edip kırmak ile ve reisleri olan fâciri
mabud yerine koyup, ona secde eylemekle ve dahi hürmet-i nasus-u kat’iyye ile
sabit olan enva-yı muharremât-ı diniyyeyi istihlak eylemekle ve Hz. Ebu Bekir’le
Hz. Ömer’e la’n eylemekle kâfir olduklarından sonra Hz. Aişe-yi Sıddıka’nın
ber’atı ve terahatı hakkında bunca âyât-ı azime nâzil olmuşken onlara itale-yi
lisan eylemekle Kur’an-ı Kerim’i  tekzib edip kâfir ve mürtel
olduklarından gayri Hz. Risalet-pinah sallallahu aleyhivessellem cenab-ı
azizlerine şeyn (iftira) götürmekle sebb-i nehy eylemiş olub cumhur-u ulemâ-yı
âsâr ve emsâr-ı icma ile katilleri helâl olup, İmam-ı Azam ve İmam Sufyan-ı
Sevri ve İmam-ı Evzai katlarında tamam sıhhat üzerine tevbe edip İslam’a
gelicek bu küfürleri dahi sair küfürleri gibi afv olunup katlden necat
bulurlar. Amma İmam Malik ve İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbeli ve İmam Leys
bin Sa’ad ve İmam İshak bin Rahuye’ye ve sair ulema ve uzemâ-yı dinden cem-i
kesir katında asla tevbeleri makbul ve İslamları mu’teber değildir. Elbette
hadden (kırbaçla, işkenceyle) katlolunurlar. Hz. İmam-ı din-penah (ayedullahu
ve kavvahu) zikrolunan eimme-yi dinden hangi canibin kavilleri ile amel
ederlerse meşrudur.


Ol
tâifenin kabayıh-ı madude ile ittisafları cem-i ehl-i İslam içinde tevatür ile
yakınen malum olmuş iken küfürlerinde tereddüt eden Müslim değildir.
Askerlerinden  olup kıtale mübaşeret  edenler ve binip inip onların
ittibaından olanların asla şânında tevekkuf olunur değildir. Ama şehirlerde ve
köylerde kendi halinde salah üzerine olup bunların akâidinden ve ef’alinden
tenezzüh üzerine olup zahir halleri dahi sıdklarına dalâlet eyleyen kimseler
kizbleri zâhir olmayınca üzerine bunların ahkamı ve afvını icra olunmaz. Bu
tâifenin kıtali sair kefere kıtalinden ehemdir…“  (Bkz. M. Bayrak: Pir
Sultan Abdal, Yorum yay. Ank. 1986)


Görüldüğü
gibi; Pir Sultan Abdal’ın yanı sıra Osmanlı Mühimme kayıtlarının da gösterdiği
gibi, binlerce Kızılbaş’ın katline gerekçe yapılan bu Fetva da, öncekilerin bir
bileşimi ve uzantısı niteliğindedir…


Sonuç


Bilmem
sözü daha fazla uzatmaya gerek var mı? En iyisi, Ozan Telli’nin dizeleriyle bu
anlayışı cevaplamak ve suçlanan düşünce önderlerini bir kez daha anmak:


yüzyıllardır yahşı
yaman yaşayan


gür bir isyan ışkınıdır
ışığınız


dünümüzden günümüze
uzayan


insan ağacında


can ağacından


pir sultan’ca başı
dik


bedreddin’ce alnı ak


nesimi’ce enel-hak


ve yunus’ca halk
dostu


yine bir nefes esti


dağınızdan düzümüze
sevdalı


yaylanızdan yüzümüze
sevdalı…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet