Prof.
Dr. Sema Kalaycıoğlu
:
Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Türkiye’nin
Durumu


16
Eylül 2020


Bugünlerde
gerek Libya ve Suriye, gerekse Türkiye’nin Akdeniz’de geçen yılın son iki
ayında ilan edip onadığı Libya-Türkiye Deniz Sınır Anlaşması ve doğal gaz
aramaları yine çok taraflı müzakerelerin gündeminde.


Tarafların
geçici veya kalıcı uzlaşma zeminlerinde buluşması, ortak bir strateji arayışına
girmeleri, sıcak çatışmaların önüne geçmek için zaruri. Müzakere masalarına
oturmadan önce, art niyet ve ön koşullardan vazgeçilmesi, karşılıklı sorun ve
sıkıntıların ortaya konması, güven tazeleyici jestlerin teatisi ve tarafların
birbirine eşit, dengeli ve makul zaman tanıması gerekli.


Doğu Akdeniz’de
barışçıl çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirilebilmesi için, önce sorunların
kökenindeki gerçek amaçları saptamak, niyetleri okumak önemli. Türkiye ve
Yunanistan; Türkiye ve Mısır; Türkiye ve İsrail arasındaki sorunlar sadece bir
enerji kaynakları paylaşımı, deniz sınırları ve alanları rekabeti sorunu mu?
Yoksa özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye açısından hem salgınla
mücadelede, hem de ulusal ekonomi yönetimindeki beceriksizlikleri örtbas etmek
için, bölgesel çatışmaları fitilleyerek ulusal kamuoylarını oyalama taktiği mi?
Sorunlara karşı siyasilerin takındıkları ideolojik yaklaşım farklarının
pragmatik amacında bu art niyetler görülürse, uzlaşmalar daha kolay sağlanır
mı? Bu soruların hepsini ve aynı anda cevaplamak zor. Ama bildiğim bir şey
varsa, o da hiç kimseye faydası olmayacak çatışmaların önüne geçilebilmesi için
tarafsız bir mekanizma oluşturulması için geç kalınmamalı.


Eski Defterleri Yoklamanın da bir Mantığı Olmalı


Daha somut
olmak gerekirse, çıkan, çıkarılan ve üzerine körükle gidilen yangınların ne
kadarı çözümü zor topografik gerçeklere dayanmakta? Neden geçen yüzyılın
anlaşmalarla sonlandırdığı düşünülen tarihi hesaplar, yeniden, siyasilere
günlük malzeme oluyor? Ama bu sorunların ne kadarının kişisel kaprislerle,
insanları ulusal hedefler etrafında saf tutmaya, muhalif düşünce ve
açıklamaların önünü kesmeye, basit akıl yürütmeyi bile vatan haini ilan etmeye
yönelik olduğunu ayırt etmek gerekli.  Tabii en önemlisi siyasilerin
iktidarlarını pekiştirmek için uzak veya yakın cephelerde çatışma çıkarmayı ve
hatta bunları bahane göstererek seçim ertelemek, ömür boyu iktidarını ilan
etmek girişimlerde bulunup bulunmayacaklarını düşünmek gerek.  Ülkenin
askeri ve sivil kaynaklarını, tam da küresel bir mali krizin, bölgesel,ulusal
iktisadi, siyasi ve toplumsal inişin keskin yamacında, uzak cephelere tahsis
etmenin amacı,orta veya uzun vadeli ali çıkarlar söz konusu olsa, bunun bir
akil değerlendirmenin ve stratejik öngörünün ürünü olması gerekir.


Eğer, böyle bir
öngörü olsaydı,  Doğu Akdeniz’de Deniz
Yetki Alanları
(DYA) ile ilgili sınır belirlemek için hiç on
beş-on altı yıl beklenir miydi? Yoksa 2010 öncesinde, Suriye ile ilişkiler
ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar içli dışlı, Beşar Esat’a “kardeşim” diyecek
kadar içten ve sıcakken, Suriye ve hatta Lübnan ile DYA anlaşmaları kotarılmaz
mıydı?


Türkiye’ye
karşı hiçbir vefa borcu hesabı gütmeyen ve hatta imparatorluğun Filistin
cephesi yenilgisinde amil rol oynayan Filistin’in haklarını savunacağım diye,
2010 da Mavi Marmara harekâtı ile İsrail-Türkiye ilişkileri bam teli gibi
gerilecek yerde, o ülke ile işbirliği yapmak mümkün değil miydi? Yoksa İsrail’i
önce Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan’ın, sonra da İran tehdidini bertaraf etsin
diye Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin(BAE) kucağına atmak başka
bir hesap mıydı?


Sudan’da El
Beşir’i, Venezuela’da Maduro’yu desteklemekte ve Mali’ye darbe sonrasında heyet
göndermekte beis görmezken, El Sisi’ye diktatör diye saldırmak yerine, Mısır
ile işbirliği yapmanın ulusal menfaatlere katkısı daha fazla olmaz mıydı? 
Hem Mısır, hem İsrail ile 2010 öncesinde DYA anlaşmaları imzalanabilseydi,
şimdi Türkiye daha mı güçlü olurdu?


Çözüme Odaklanmak için


Şimdi Fransa,
İspanya, Yunanistan, Kıbrıs, Malta ve Portekiz Türkiye’ye karşı, geçen haftadan
(9 Eylül 2020) beri saf tutmakta. Hal böyleyken Akdeniz’de tamamen yalnızlığın
pençesinde kıvranmamak, sadece Rusya ve AB den kavga ile ayrılan İngiltere’den
medet ummanın muhtemel maliyetlerinden kaçınmak için bir an önce Türkiye’nin ve
Akdeniz’deki muhalif ve muhatapları ile atacağı adımlar olmalı. Çözüm önerileri
yuvarlak masa toplantılarında sarahaten konuşulmalı ve ortak çıkar paydalarına
odaklanılmalı. Tabii bunun için başta Yunanistan olmak üzere tüm Doğu Akdeniz
kıyıdaş ülkelerinin de olumlu adımlar atması önemli.  Bunlar:


Yunanistan Açısından: Yakın bir tarihe kadar Yunanistan ile Türkiye
arasında Doğu Akdeniz’de doğrudan bir anlaşmazlığın olmadığını hatırlamalı
(Girit güneyindeki Gavdos Adası hariç ki 1997 yılında kesin bir çözüme
erişilmişti). Bu konuda Yunanistan kendi hesabına neden şimdi Türkiye ile
doğrudan çatışma isteğine kapılmıştır?Bence bunu sorgulamalı. Ayrıca hem
Türkiye, hem de Yunanistan 1999 depremi sonrasında ulaştıkları dostluk ve
dayanışmayı hiç unutmamalı ve bu Papandreou-İsmail Cem mirasını gözleri gibi korumalı.


Geçen ay
Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan DYA belirleme anlaşması, Türkiye ile
müzakerelerin sağlıklı başlayabilmesi için dondurulmalı. Buna karşılık
Türkiye’nin Kasım 2019 da Trablus hükumeti ile imzaladığı, fiili önemi meşkûk
DYA anlaşması da en geniş sınırı gösterecek şekilde,  referans olarak
alınmalı. Bu müzakerelerde dış sınır olarak kabul edilmeli ve etrafında uzlaşma
alanları saptanmalı (nitekim Türkiye sismik araştırma gemisini belirlenmiş
sınırın yaklaşık 300-340 km doğusuna göndererek kendisine göre bir iç sınır
tespitinde bulunmuştur).


Tüm Doğu Akdeniz Kıyıdaş Ülkeleri Açısından: Tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkeleri ortak bir amaç
saptamalı. Bunun için hepsine eşitlik, adalet ve nispi denge ilkeleri
gözetilereken ortak çıkarı sağlayacak işbirliği alanları düşünülmeli. Hepsi
için aynı kurallar geçerli olmalı.


Doğal gaz ve
petrol aramaları pahalı ve zaman isteyen projeler olduğu cihetle aslında ulusal
kaynakların israf edilmeden kullanılabilmesi için teknik, mali ve lojistik
işbirliği açısından gayet uygun projelerin bulunabileceği açıkken çatışma
psikolojisinden çıkılmalı.


Devletle
rarasında 740-750 km den az kıyı mesafesi olduğunda(ve adalar dolayısı ile
çakışma alanları varsa) deniz sınırlarının müzakere ile ve hakkaniyete
dayanarak belirlenmesi esası makul ve kabul görmüş bir kural olarak yeniden
hatırlanmalı. Bu nedenle, ince ayarın ikili görüşmelerle yapılması ve çok
taraflı müzakerelere bu ayar ile gidilmesi iyi olur.


Çok taraflı
görüşmelerde şahsen AB, ABD, Fransa, Rusya veya hatta Almanya’nın arabulucu
olmasından, farklı nedenlerle bir fayda ummuyorum. Bu ülkeler sadece yaraya tuz
basıp, koşulları kendi lehlerine yontmaya çalışacak özellikte ve her koşulda
bölgesel çatışmalardan nemalanan ülkeler. Bu nedenle, eğer önümüzdeki haftalardaki
ikili görüşmeler, yakın bir tarihte çok taraflı ve teknik görüşmelere imkân
hazırlarsa, bunlara Japonya veya Güney Kore gibi bölge dışı ülkelerin yön
vermesinin tarafsızlık açısından fayda sağlayacağını düşünmek iyi bir fikir
olabilir.


Mısır Libya için
oyun değiştirici ve Libya’nın iki tarafını barıştırıcı bir ülke rolü
oynayabilir. Dolayısı ile El Sisi’nin tarihin bu dönemecinde, Mısır’ın Libya
ile olan eski hesaplarını bir kenara bırakarak, Haftar ve Sarraj’ı uzlaştırmayı
hedeflemesi, bunun için Tobruk temsilciler meclisi başkanı Akila Saleh’ten
destek alması ve ateşkesin devamını güvenceye alması iyi olur.


Türkiye Açısından: Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkilerini
normalleştirmesi,  kendisine önemli bir açılım sağlayacaktır.Akdeniz
yalnızlığını hafifletecektir. Bu bağlamda, Türkiye “inatla murat olmaz”atasözünün
değerini hatırlamak zorunda. Ama bunun için de Türkiye mutlaka Doğu Akdeniz Gaz
Forumu’na(East Med Gas Forum) a katılmaya davet edilmeli. Bu daveti İsrail’in
yapmasının uygun olduğu düşüncesindeyim. 


Yeni bir
İsrail-Türkiye yakınlaşması Doğu Akdeniz’de oyunun yönünü çatışmadan barışa
doğru çevirebilir. Buna BAE’nin İsrail ile imzaladığı anlaşmanın da bir engel
olduğunu sanmıyorum. Eğer istek ve kararlılık varsa, yolu da bulunur.


Aynı şekilde
Türkiye, Mısır ile uzlaşmanın ve bu ülke ile ortak deniz çıkarlarının
belirlenmesi için bir yol arayışı içine girmeli. Kişiselleşmiş siyasi güç
rekabeti ile tırmandırılan güvensizlik, mesafeli ve ortak çıkar odaklı
görüşmelerlerayına oturtulmalı. Bunun için öncü heyetler için Mısır’ın çok
itibar ettiği isimleri kendi emekli dışişleri ve askeri kadrolarımız arasında
bulabiliriz.


Türkiye- Libya
DYA anlaşması özellikle Libya lehinedir. Tobruk yönetiminin ve General Halife
Haftar’ın bunun ayırdında olmaması, anlaşılabilir bir şey değil. Dolayısı ile
bir şekilde Haftar ile Sarraj hükumetinin uzlaşma şifresi, Haftar’ ın bu konuda
ikna edilmesinden geçmektedir.


Türkiye- Libya
anlaşması esas itibarı ile tüm Akdeniz kıyıdaş ülkelerine bu savaş yorgunu ve
perişan Akdeniz ülkesinin DYA alanlarına saygı göstermeye davet olarak kabul
edilmelidir. Bu nedenle Yunanistan ve Mısır bir an önce hiçbir ön koşul olmadan
Libya ile DYA anlaşmaları imzalayarak, bu ülkenin deniz haklarına saygı
gösterdiklerini ispat etmeliler.


Ayrıca bunu
yapmadan Girit açıklarında herhangi bir arama faaliyetine girişmekten imtina
etmeliler. Mısır ve Yunanistan’ın Libya ateşkesinden yana tavır sergileyerek
Trablus ve Tobruk arasında bir uzlaşmaya zemin hazırlamaya yardımcı olması, bu
iki ülkenin Türkiye ile uzlaşmasına da katkıda bulunabilecek bir adım olur. Tabii Türkiye de, Libya’da kanayan
yarayı durdurmaktan yana ise.


Çatışmasızlık ve Barış, Çatışma ve Savaşa Tercih Edilmeli


Tabii bölünmüş
bir Libya’yı ve perişan bir Suriye’yi Ankara siyasi ikbal aracı olarak
görüyorsa, bu bakış açısı hatasından artık uygun bir diplomatik manevra ile
geri atması ülke çıkarına olacaktır. Ne Libya, ne de Suriye veya Doğu Akdeniz
Gaz paylaşım sorunları, Türkiye’yi bölgesel bir güç yapacak hamleler değildir.
Hiçbir zaman da olmayacaktır.  Çatışma alanları Türkiye’nin sadece
ekonomik gücünü siyasi saygınlığını ve askeri güvenilirliğini aşındırmakta.
Yeterince geri dönüşü olmayan adım atılmıştır. Yenilerinden özenle imtina
edilmelidir.


Bununla
birlikte, Türkiye hep Akdeniz’de adil ve hakça bir kaynak paylaşımından söz
etmektedir. Haklı bir yaklaşımla, neden diğer kıyıdaş ülkeler, ellerini
kollarını sallayarak sismik araştırmalar yapabilirken, kendisinin ve Kuzey
Kıbrıs’ın bundan mahrum bırakılmak istendiğini anlayamadığını belirtmektedir.
Doğu Akdeniz kıyıdaşlarından kaynaklanan engelleme çabalarını kabul etmemekte
ve meşru haklarını her zaman savunacağını açıklamaktadır.  Bu arada her
zaman için kaynak paylaşımında, nispi yararlanma (proportionality) ilkesine ve
eşit uzaklık koşullarına uyma sözü vermektedir. Bunlar Türkiye’nin taraflarla
müzakere masalarına oturmak konusundaki iyi niyetini göstermektedir.


Ayrıca Türkiye,
bir kuruluş ve varlık güvencesi olarak kabul ettiği Lausanne anlaşması
kurallarını ihlal ederek ulusal kıyılarına sadece birkaç kilometre uzaklıkta
bulunan adaları silahlandıran Yunanistan’ın bu faaliyetlerini durdurmasını
istemektedir. Statüsü belli olmayan ada ve kayalıklara sivil, asker ve canlı
hayvan çıkaran Yunanistan’ın bu girişimlerini ağır tahrik, kıyılarına ve Kuzey
Kıbrıs’ın varlığına tehdit olarak kabul ettiğini mükerreren açıklamaktadır.
Başta Birleşmiş Milletler, NATO, ABD ve AB nin bu açıklamalara duyarsız
kalmasının nedeni anlaşılabilir bir durum değildir.


Ancak bu
noktada, Türkiye’nin  “gambot diplomasisi” ni kendisinin ve Kuzey
Kıbrıs’ın güvenlik endişeleri yüzünden fiilen sürdürmekte olduğunun dünyaya
anlatamamasının nedeni sorgulanmalıdır. Ankara’nın uluslararası platformlarda
neden siyasi saygınlık kaybına uğradığı sorusu mutlaka ciddi bir şekilde ele
alınmalıdır.


Ayrıca Türkiye
ekonomik olarak güçsüzleştikçe, toplumsal olarak kamplaştırıldıkça ve ideolojik
saplantıların peşine takıldıkça, karşısına çeşitli tuzaklar ve ayırımcı
muameleler çıkmasının kaçınılmaz olduğu artık fark edilmeli ve artık salgın
sonrasında gerçekleşebilecek bir toparlanma ile yeniden kazanacağı ekonomik
gücünü, önce kendi ulusal refahı, insanının iyi ve çağdaş eğitimi için
kullanması hedeflenmelidir.


Ama en önemlisi, Akdeniz’de silahlı bir çatışma mutlaka
engellenmeli.