Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Ali MASKAN : Afrika’da Kalkınma Yardımları
Stratejileri




08 Mayıs 2019


Yardım
iki yönlü bilinçlenme sağlamalıdır. Birincisi, sömürgeleştirilen insanlar için
sömürgeciler bunu yerine getirmek zorundadırlar. İkincisi de kapitalist
güçlerin bu minnet borçlarını ödemek zorunda olduğu. Kazanılması gereken iki
düşünce şekli bunlardır. Aptallık edip kapitalist ülkeler bu diyeti ödemeyi
reddederlerse, işte o zaman sistemlerin acımasız diyalektiği kendi kendilerinin
soluğunu kesecektir.


Frantz Fanon


Kalkınma
yardımları yakın dönem tarihimizin bir kavramı olmakla birlikte aslında
insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Ancak biz konumuz itibariyle sömürgecilik
süreci kapsamındaki kalkınma yardımları kavramına değinmekle yetineceğiz.
Portekizliler ilk sömürgecilik faaliyetlerini başlattıklarında gittikleri
ülkelere okullar açtılar, sağlık hizmetleri sundular ve ticareti öğrettiler. Bu
misyoner okullarında kabile şeflerinin çocuklarını geleceğin yöneticileri
olarak yetiştirdiler. Sömürdükleri her topluma öğrettikleri dilleri, dinleri,
kültürleri, medeni devletlerin vahşi yerlilere bir hediyesi olarak takdim
edildi. Yüzlerce yıldır süren sömürgeleştirme sürecinde Batılılar hiçbir zaman
sömürgeci olmadılar! Onlar sadece gittikleri yerlerin hayat standartlarını
yükseltmek için üstün uygarlıklarını! hediye ettiler.


Yaklaşık altı
asırlık sömürgecilik tarihinde aldıklarından ziyade verdikleri ile övündüler,
buna sadece kendi halklarını ikna etmekle kalmadılar, sömürdükleri ülke
aydınlarını da ikna etmeyi başardılar. 15. yüzyılda temelleri atılan bu süreç,
günümüze kadar ya doğrudan kendileri ya da taşeronları aracılığı ile başarılı
bir şekilde sürdürülebildi.


1. Dünya Savaşı
akabinde Afrika halklarının bağımsızlığını kazanmalarıyla birlikte, fiili
sömürgecilik ve emperyalizm dönemlerinin sona ermesi bu sistemin yeni bir
safhaya geçmesine vesile oldu. Birleşmiş Milletler sisteminin kurulması,
uluslararası adalet ve insan hakları gibi kavramların etkin bir şekilde
kullanılmaya başlandığı yeni düzende emperyalizmin de farklı bir şekilde
tezahür etmesi kaçınılmaz bir zorunluluktu.


İnsana, yaşama
ve doğa ait değerlerin bu kadar kutsandığı yeni dönemde, her tür kutsal değerin
farklı bir boyutta algılanması, doğal olarak sömürü düzenini de tamamen
insancıl bir çerçeveye yerleştirdi. Sömürgecinin pek de karanlık olmayan
tarihi, köleliğin kaldırılması, ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin
etmesi gibi süreçlerin desteklenmesiyle birlikte hem sömürgeci ülkelerde hem de
sömürülen ülkelerde temiz bir sayfanın açılmasına vesile oldu. Yakın bir zamana
kadar Batı’nın her türlü medenileşme unsurlarını bünyesine almasına rağmen,
bunu özümseyemeyen Afrika toplumlarına, artık eğitim, sağlık, tarım,
hayvancılık gibi temel yaşamsal alanlar başta olmak üzere, demokrasi, insan
hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, basın özgürlüğü gibi alanlarda doğrudan
tecrübe aktarımı programları başlatıldı.


Kalkınma
yardımları adı altında yapılan bu faaliyetler vesilesiyle hem bu ülkelerin
siyasi, ekonomik ve toplumsal yapıları yönlendirilebildi hem de uluslararası
arenada hümanist bir yaklaşım ortaya konmuş oldu. Ancak takdir etmek gerekir
ki, sömürgeciler Afrika’nın hiçbir zaman yok olmasına müsaade etmediler,
bilakis bu halkların ayakta kalmak suretiyle Batı’nın ekonomik değerlerine
katkı sağlayacak büyük bir pazar olma işlevini korudular. Zira Afrika’nın yok
olması, sömürge sisteminin çökmesi aynı zamanda Batı’nın da çökmesi anlamına
gelecekti.


Lakin bu yaşlı
kıta her türlü hammadde ve insan kaynağına rağmen -en azından iş gücü
anlamında- hiçbir zaman kendisinden beklenen atılımları yapmak suretiyle
uluslararası camiada bir özne olma başarısını gösteremedi. Köle ticaretinin de
çok önemli bir katkısının olduğu gerçeğini bir kenara koyarsak, bu kıtada ülke
nüfusu gerek salgın hastalıklar gerekse de kabileler arası savaşlar nedeniyle
hiçbir zaman arzu edilen seviyeye gelmedi. Ayrıca kronik beslenme
yetersizlikleri ve hastalıklar nedeniyle de ortalama yaşam süreleri bazı
ülkelerde 40’ların bile altına düştü. Yeni doğan ve anne ölümleri elbette ki bu
üzücü durumun vahim sebeplerinden sadece birisiydi. Tarımsal ve hayvansal
üretim imkanlarının muhteşemliğine rağmen insanların aç kalması yaşananların
cabasıydı.


Yılda dört
defa ürün alınabilen toprak ve iklimin olduğu, her türlü insan gücünün
bulunduğu bu kıtada insanların hala açlık ve kabile savaşları içinde yok
oluşunu seyretmek sadece bizleri değil sömürgeci ülkeleri de ziyadesiyle
üzmekteydi. Bu nedenle “bin yıl kalkınma hedefleri”, “2030 Sürdürülebilir
Kalkınma Hedefleri” gibi gerçekten takdire şayan çalışmalara ev sahipliği yapan
ülkeler, sadece Afrika’nın değil bütün dünyanın huzur, barış ve istikrarına
katkı sağlamak ve bu dünyayı daha yaşanılabilir bir hale getirmek için gerekli
bütün edebi metinleri ve strateji belgelerini oluşturdular.


Bu hedefleri
oluşturmak ve onlara ulaşmak için yapılan çalışma toplantıları kapsamındaki
organizasyon giderleri ve uzman maaşları bile onlarca Afrika ülkesinde günlük
yaşamsal unsurların radikal çözümlerine vesile olabilecek boyutta olmasına
rağmen, yine milyonlarca dolar harcanmak suretiyle hazırlanan sonuç
raporlarından anlaşıldığı üzere incir çekirdeğini doldurmayacak girişimlerde
bulunulduğu anlaşılmaktadır.


Bütün bu iyi
niyetli uluslararası girişimlerin, bütün dünyada ciddiyetle takip edilmesi ve
başarılı bir sonuç alınması yönündeki iradeleri memnuniyetle karşılanmakla
birlikte; acaba sömürgeci ülkeler kendi sorumlulukları içinde yer alan
hususlara ilişkin diğer masum devletlere bir görev devri yapmaya mı çalışıyor?
Sorusu da akla gelmektedir. Öyle ya, neticede yüzlerce yıldır bu kıtanın yer
altı, yer üstü ve bütün beşeri sermayesini fütursuzca kullanmış olmasına
rağmen, bu kıtayı ayakta tutmak adına en basitinden vefa! görevlerini bile
başka ülkelere ihale edebiliyor olması bu ülkeleri de mi sömürüyor sorusunu
sorduruyor. Yani aynı anda iki farklı ülke kuşağını sömürebilme yetenek ve
başarısı. “Çifte kavrulmuş sömürü” düzenini teşvik etmek ve desteklemek üzere
bu masum devletlerin sömürgeciler tarafından alkışlanıyor olması da ayrı bir
yaklaşım tarzı.


Sömürgeciler
sömürdükleri ülkelerde ve üçüncü ülkelerde muhteşem bir düzen kurmuş
durumdalar. Sömürülen sömürülmekten rahatsız değil, “çifte kavrulmuş
sömürgecilik” mekanizmalarına destek veren masum ülkeler de kandırıldığının
farkında değil.


Şayet
Afrika’da yapılması gereken bir kalkınma yardımı varsa o da “zihinlerin
kalkındırılması”dır. Bu, Afrika’da yapılması en zor şeydir. Bir defa buna karşı
çıkacak olanlar sömürgecilerden ziyade sömürgecilerin yerli temsilcileri
olacaktır. 600 yıllık bir sömürü ve zihinsel dönüşüm sürecinin
değiştirilmesinin gerekliliğinden bahsetmek elbette ki çok iddialı olacaktır.
Bu çalışmalara bugün başlansa belki 300 yıl sonra sonuç elde edilebilir. Ancak
bu hiçbir zaman bir karamsarlık ve umutsuzluk oluşturmamalı onlar 600 yıldır bu
sürece emek verdiyse birileri neden 300 yıl emek vermekten çekinsin ki.


Afrika’yı
yeniden tasarlamak için çalışmalıyız. Afrikalı da Afrika için üzülenler de
aslında aynı çarkın dişlisi. Bu dişliyi kırıp yeni bir çark yapılmadığı sürece
Afrika’da veya dünyanın başka coğrafyalarında sömürü zihniyeti bütün canlılığı
ile devam edecektir. “2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”ne “Her Ülkenin
Kendi Kaynaklarını Kullanma Hakkı”nı eklediğimizde sanırım güzel bir başlangıç
yapmış oluruz.


Az gelişmiş
ülkelerin kalkınmasına ve daha yaşanılabilir bir dünyanın oluşturulmasına
yönelik bütün stratejik hedeflerin tamamı “sürdürülebilir sömürü düzeni”nin
evrensel yapı taşlarıdır ve her dönem bunlara yenileri eklenecektir. Sömüren ve
sömürülen ilişkisinin dışında yer alan, gelişmekte olan samimi ülkelerin
açlıktan ölen insanlar ülkesi olarak gördükleri Afrika algısının bir an önce
değiştirilmesi gerek. Birileri anne kucağında bir deri bir kemik kalmış
çocuklara üzülürken, diğerleri elmas ve altınları bu üzülen ülke halklarına
satmak suretiyle elde ettikleri servetlerini, yine sömürdükleri ülkelerde
kurdukları tatil köylerinde kızları yaşlarındaki çocuklarla gönül eğlendirmek
için kullanıyorlar.


Afrika’nın
açlık ve susuzluğu maddi değil manevidir. Mali Sultanının zamanında Hacca
giderken yol üzerinde yaptığı harcamalar ve dağıttığı paralar bazı ülkelerde
yıllarca süren bir refahın kaynağı olmuştur. Afrika’dan bahsederken vahşi
insanlar topluluğunu değil, Timbuktu’da Avrupa’dan önce kurulan üniversitelerde
en yüksek düzeyde ilim tahsil edildiğini hatırlayalım. Timbuktu’nun benzeri
olmayan el yazmaları bugün bile herkesin gözünü kamaştırırken, bu insanlar
hangi ara topyekün yamyam oldular.


Bu insanlara,
Allah’ın onları köle olarak yaratmadığı hatırlatılmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış