Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Prof. Dr. Tülay Özüerman
: TELEF



Demokrasi
siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir
de!..
” diyen George Vedel’in ünlü sözüne atıfla uyarıyorduk;
“Evet siyasal partiler demokrasilerin vazgeçilmez unsurları, fakat çoğu kimse
farkında bile değil ki; siyasal partiler demokrasinin  vazgeçilmez tek
unsuru değil. Demokrasinizi tamamen bu kurumlara emanet edince, kurumsallaşma
sürecini de tamamlamamışsanız, kişiler kurumlara egemen olunca karşınıza
otokrasinin parti ile birleştiği partitokrasi
çıkabilir. Türkiye’de değişimin önünü tıkayan, yazık ki bu anlamda öncü olması
gereken siyasal partilerdir ve demokrasiye katkı vermek bir yana zaman
içerisinde demokrasinin gelişmesini engelleyen aktörlerin başında yer almaya
başlamışlardır.” Bizi açmaza sürükleyen kurumları sandıktan tekrar tekrar
çıkarıp demokrasiye ulaşacağımız yanılgısını anlatmaya çalışan pek çok yazı;
tarihe dip not diye diye yazdığım… Bazı alıntıları paylaşmak istiyorum:


“Laik Cumhuriyete meydan okumalar giderek
artıyor farkında mısınız?… Gerçekten Türkiye’de bir şeylerin değişmesini
istiyorsak, siyasetin kurgusunu değiştirmeliyiz. Zor ama olanaksız değil. Aksi
halde aynı fasit daire içerisinde dönüp durmayı sürdüreceğiz.”


“Adını doğru koymak gerek. Yanlış siyaset
AKP’nin ürünü değil. AKP yanlış siyaset kurgusunun ürünü. Bu yüzden savaşım
yalnız AKP’ye ve onun politikalarına karşı değil, siyasetin yanlış kurgusuna
karşı da verilmelidir. Aksi halde AKP gidecek, benzeri  başkası
gelecektir.” Çok önce yazılan bu satırlar, AKP kadrolarından koparak parti
kurmaya kalkışanlardan demokrasi için umut bekleyen iyimserleri (!) düşündürmek
için.


Yeni sistem kendi düşüncesinden kişilerle
kendi muhalefetini oluşturmaya başladı, “yeni
dedikleri sistem yerleşiyor ve kendi alternatifini oluşturuyor

diye neden kuşku duymazlar da; AKP’nin oyları bölünecek diye sevinirler?!..
Bölünen oylar sandık sonrasında toplanamaz mı? Önceden aynı yolda yürüyenler
farklı yola niye sapsınlar?


Sistemin boşluklarını buldukça radikal
olan, koruma duvarlarına vurdukça ılımlılığa sarılan hareket, çeşitli oyalama
taktikleri ile yerleşti kurumlara. Kabul edelim ki, oyalamada en büyük katkı
sık kurulan sandıklardı. İkincisi zamana yayarak ele geçirdikleri ve neredeyse
parti organı gibi çalışan “havuz” da denilen “akmedya” oldu. Kumpaslar,
yargılamalar, tutuklamalar aracılığı ile yaratılan korku iklimini ve katlanan
işsizlik, borçlanma, yoksulluk sarmalını da unutmayalım…


“Anayasalar iktidarın yaratıcısı değildir.
İktidarın nasıl kullanılacağını gösterdiği için iktidar gücünün sınırlarının
belirleyicisi; rejimin temel kurumlarının hukuki çerçevesidir. Siyasal
iktidarın keyfiliğe kayması ve fiili uygulamalarının önünde hukuki bir
engeldir. Fiili olan ile hukuki olan arasında git geller yaşanıyorsa; -ki
Türkiye’de bugün yaşanan budur- hukukla çatışma ya da siyasal irade ile hukuk
arasındaki mesafenin genişlemesi hukuka olan güveni sarsar, rejim aşındırılır.”
Bu uyarı da; “Adaletsiz
terazi… Hukuksuz demokrasi(!)”
başlıklı yazımdan… “Bu yazı;
cemaat soruşturması nedeniyle, hukuk gaspı ile Ergenekon zincirine eklemlenen
Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner’in yaşadıklarını da açıklamak; süreç devam
ederse, zincire yeni isimlerin ekleneceği gerçeğini anımsatmak için
yazılmıştır. Bu zincir ne kadar daha uzayacak? Ergenekon torbasında daha kaç kişiye
yer var? Tüm kurumlar kendilerine sıra gelince mi ses çıkaracaklar? Tek tek
koltuklarında oturan ve bu edindikleri yerlerden hoşnut olup hükümete yaranmaya
çalışmıyor gibi yaparak, yerlerini korumaya çalışanlar ne zaman muhasebe
yapmaya başlayacaklar? Adaletin bozuk işleyen terazisi ortada dururken, adil
olmayan düzenin bekçiliğini dolaylı yoldan da olsa yapıyor olmanın vicdani
sorumluluğu daha ağır olmalı. Ses çıkaranların ödediği bedelden daha az
olmayacak sessiz kalanların ödediği bedel. Sahi sıra şimdi hangi kurumda?!…”
diye soruyordum.


“Sosyal barış ve adaletin olmadığı bir
yerde devletin varlığından söz edilebilir mi? Ergenekon davası vicdanlarda
siyasetin hukuku tasfiyesi olarak yer etmiştir. Sosyal barış bizzat devleti
yöneten partinin uyguladığı yoksullaştırma ekonomisi ve ayrıştırıcı söylemleri
ile tehdit altındadır. Devlet iktidar eli ile çözülüyor.” tespitini yaptığım
2008 tarihli yazımın başlığı; “Karşı
devrim sürecinde Türkiye”
… Aynı yazıda:


‘Yeni’ 
başlıklı  günümüz müzakereci (!) demokrasisi, süreç içinde
sağlamlaştırılan kurumları tartışmaya açarak, bu kurumları sahiplenenlere
tasfiye ettiriyor.
  Her tartışma  görünür bir sonuca
ulaşmasa da karşı ideolojileri zorlama, sıkıştırma, baskılama ile
 yumuşatıyor. Küreselleşmeyi yalnızca neo-liberal açılımlardan okumak hata.
İdeolojiler karşıtlarını dönüştürdükçe büyürler. Konjonktürel olarak
yükseltilen liberalizmin kendi gücü yanında, ona karşı güçlerin direnme
kararlılığı ve azmi ne kadar azaltılırsa, karşı ideolojinin yükselme şansı da o
kadar fazla olacaktır. Küresel
güçler, direnmesi gereken güçlerin kendileri kalmakta ısrarcılıktan
vazgeçtikleri kadar  ilerliyorlar.”


“Türkiye bir an önce yargı odaklı, hukukun
dinamizmini kıracak çatışmaların dışına çıkmalıdır. Hukuk öne çekilmeden bu
sürecin sıkıntıları aşılamaz. Hukuk
ve yargı geriye itildikçe; iddianame, suçlama, tutuklama zinciri uzamakta ve bu
zincire dahil edilenler taraf medya tarafından yargısız infaza tabi tutulmakta;
kamu vicdanında ise aklanmaktalar.
Bu garip ve vahim durum
hiçbir kuruma yarar sağlamaz. AKP rejimin temelini oluşturan kurumlarla
çatışmak yerine; erimekte oluşunun muhasebesini  yapmalıdır.” Yukarıdaki
satırlar uyarılarımızdan bazıları…


“Hüzünlü bir veda ile uğurlayacağız saygın
bir insanımızı daha. Acımız sonsuz ve tarifsiz. Gidenin arkasından dökülen
gözyaşlarımızdan suçluluğumuz akacak. Peki, demir kapıların ardında çile
çektirilen aydınlarımız için ne yapacağız? Onlar için de bir başka gidişte mi
buluşacağız? Sahi biz ne yapacağız? İzlemeye devam mı edeceğiz ve tüm bu
insanlık ayıplarına “demokrasi” adını vermeyi hala sürdürecek miyiz?” diye
soruyordum; Türkan hocanın vefatının ardından yazdığım  “Saylan değil, insanlık öldü!..” başlıklı
yazıda.


“Aydın kıyımı sürecinden geçen Türkiye,
vefatından sonra değer veriyor, vatana, millete hayırlı evlatlarına. Vatanın öz
evlatlarına sahip çıkamıyoruz. Son günlerinde suçlayışımızla hastalığının
ağırlaşmasına katkıda bulunup, yaşam süresini kısalttık mı bilemeyiz;
karşımızda herkese, ölüme bile meydan okuyan yürekli bir kadın vardı. Kesin
olan şu ki; biz onu üzdük, fena halde ve hak etmediği biçimde üzdük üstelik!………
Ölmüşüne sahip çıktığımızın yarısı kadar sahiplenebilseydik dirilerimizi,
farklı, çok farklı bir ülke olmaz mıydık? Farkını fark ettiklerimize neden
bedel ödetiyoruz? Başka ülkelerde başarılı insanlar ödüllendirilirken, biz bizi
ileriye taşıyanları cezalandırıp, geriye taşıyanları ödüllendirmeyi nasıl
becerebiliyoruz?” diye sormuştum. Yıllar süren bir bedel, haksız yere
suçlananlar ve büyük acılar kaldı geriye.


Şimdi haklı bir soru; bizim gördüklerimizi
neden karar organlarında ve yargı organlarında yerleri olan yetkililer görmedi?
Kamu vicdanının kanayan bir yaraya dönüştüğünü göremeyenlerin gecikmişliğinin
bir yaptırımı olmayacak mı? “Yazık oldu” demekle mi yetineceğiz?


Yeniden yazmaya gerek yok. Bu satırlara
ekleyeceklerimiz var. Bize düşen; telefi görüp, durdurulmasına katkı koyamamak…
Bir de üzerine, zor yetişen değerlerimizin acıları ile acılanmak. Gözlerimizle
de tanıklığın utancına bulaşmış olmak!…


Yargı dosyayı kapatabilir, ama vicdanlarda
Ergenekon dosyası hep  açık kalacak!…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış