• ÇERKES TOPLUMU DOSYASI /// Yağan Ümit Özveri /// Bilinmezlik ve Merak : Sümerlerde Çerkes ve Abhaz Klan Adları
  • Yayın Tarihi : 12 Ağustos 2020 Çarşamba
  • Kategori : ABAZA-ÇERKES-ÇEÇEN-KABARDEY-DAĞISTAN-GÜRCÜ

Yağan Ümit Özveri /// Bilinmezlik ve Merak : Sümerlerde Çerkes ve Abhaz Klan Adları

05 Temmuz 2020

Sevgili okurlar, sorular her zaman çok önemlidir. Yaşamımızın bir parçası olan sorular, bir yazar için okurlarla diyalog anlamına da gelmektedir. Bu nedenle sorularınızı tam cevaplayamasam da soru sorulmasından her zaman mutluluk duyuyor, sorular için teşekkür ediyorum.

Bugün sizinle soruları cevaplamak babından tarih konusunda sohbet edecek, yazarlık maceramın nedenini ve amacını açıklamaya çalışacağım.

Beynimizi Aydınlatan Işık ya da Merak

Her şey bir merakla başladı.

Kabilemdeki klan adlarının Sümer tabletlerinde neden bulunduğunu, çok merak edip araştırmaya başladım

An, Sümer’de bir tanrının, köyümde bir klanın adıydı. Magan, Sümer’le ticaret yapan denizci bir ülkenin adıydı. Köyümdeki bir klan da Mağan/Maan adını taşıyordu. Sümer’i işgal eden bir halkın adı “Guda” idi. Bir Adige klanı da aynı adı taşıyordu. Sümer’le ticaret yapan bir halkın adı Meluha idi. Kabilemde de Meluha/Melukha adında bir klan bulunuyordu

Tanrı Marduk’un adının “Mıraduk” ve “Meretoga” olarak, tanrı Enki’nin diğer adı ya da sıfatı olan “Mud” adının ise, “Mıd/Mit” olarak, kabilemdeki klanlar tarafından kullanılması da ilginç bir durumdu. Üstelik Aphazların kendilerine verdikleri tarihsel “Apsuva” adı -bu sözcüğün kökeninde Abaza dilinde “can, ruh” anlamına gelen Apsı sözcüğü bulunur- Sümer metinlerinde “Apsu/ Abzu”; Hitit metinlerinde Enki’yle ilişkili bir yerin adı olarak “Abzuva” şeklinde yer alıyordu. Daha da önemlisi, bu durum yalnız Sümer halkı ya da dar bir bölgeyle sınırlı değildi.

Benim Adım Neden Anadolu’da?

Hatti ve Hurri halklarının yaşadığı kuzey Suriye, Filistin ve Anadolu’da görülen aşağıdaki tarihsel adlar da Çerkes klan adlarıyla çakışıyordu:

“Ephesos, Apasa, Aşuva, Abzuva,  Açana,  Akha, Anittaş,  Aşu, Aşur,  *DAN (tanrı adı), Darı,  Hatti, Hattuşa,  *HABAT/HAPAT,  Goga, Guga, Gude, Kar, Kapa, Kan, *KANDU,  Kasiya, Kaska, Kuk,  Kuta, *KIPA, *KIPALA,  *LADA/LETO, Lakh, Lam, *LAMA,   Lah,  Luh, Lıh, Lıkh,  Mara, Mar, Maraş, Margan, Marasantia,   *MEEN, Meon,  Mada, Mad, Med,  Midas, Mita, Mittani, *MİTRA, Masa, Mışa,  Makhara, Magara, *NARİK,   *SAN,  Sanda, *SANDAŞ, *SET/SİD,  *TALA, *TARU, Tarmıl, *TELEPİNU, *TEŞUP/TEŞUBA”

Köyümdeki bu klanların adları tabletlerde ne arıyor? Anadolu, Suriye ve Mısır’daki tanrıların adını ben neden ad olarak kullanıyorum?

Birincisi tesadüf, ikincisi tesadüf, üçüncüsü tesadüf, tamam, kabul.  Peki, ya onlarcası da mı tesadüftür? Bu kadar çok tesadüf olur mu?

Siz olsanız, merak etmez misiniz? Merak etmeyip, “tesadüf” der de geçer misiniz?

Sizi bilmem, ama ben dehşetli merak ediyor, merakımdan çatlıyor, sorularıma cevap arıyordum. Ne yazık ki akla uygun bir cevap bulamıyordum.

Bilimse susuyor, akla uygun bir açıklama getirmiyor, hiçbir araştırma yapmadan “tesadüf” deyip geçiyordu.

Belki bir tesadüftü, ama hiçbir araştırma yapmadan buna karar verilmesi bilimsel bir tavır değildi. Bu karar, ancak araştırma yapıldıktan sonra verilebilirdi.

Bilim “tesadüf” diyor, ama ben merak ediyordum: Neden?

Bilimin hiç merak etmediğini, kör ve sağır bir duvar olup sustuğunu görünce, işin başa düştüğünü anladım. Bir karınca misali araştırmaya başladım.

Tesadüfle Açıklanamaz

Yıllarca araştırdıktan sonra, bilimde ve doğada böyle tesadüflerin olmadığını yeniden gördüm. Hayır! Bu yoğunlukta bir tesadüf akla uygun değildi; bunlar tesadüf olamazdı.

Tesadüf değilse neydi? Bu durumun nasıl açıklanması gerekirdi?

“Tesadüf” benim için bir açıklama olmaktan çıktıktan sonra da kuşkular hep devam etti, zihinsel hesaplaşmam hep sürdü. Şimdi bazı ilişkileri daha net görüyor olsam da, ilişkilerin niteliğiyle ilgili daha kesin bilgilere ulaşabilmek için, tabletlerin bize sunduğu “eşsiz kanıtların” bilimsel olarak ele alınıp araştırılmasını zorunlu görüyorum.

Şu soru hep akla gelecektir: Bu kanıtların yukarıda iddia edildiği gibi eşsiz değerleri varsa, bilim bunları neden değerlendirmez?

Ve arkasından tekrar sorulacaktır: Yoksa bu kanıtların hiçbir değeri yok mudur?

Adların hiçbir değerinin bulunmaması birinci seçenektir. Bilim adamlarının başka nedenlerle araştırma yapmıyor olmasını da bir diğer seçenek olarak kabul etmemiz gerekir.

Şimdi, bu seçeneklerden hangisinin geçerli olduğunu inceleyelim.

Adlar Önemli Kanıtlardır

Bottero’ya göre, ‘Mezopotamya inancında, ad nesnelerin ta kendileridir’ (Bottero, s.60) Antony. D. Smith’e göre, ‘kolektif adlar, etnik toplulukların kesin işareti ve simgesi’dir.  (Smith, s.48) Thomson, eski kabilelerin inancında ‘adın toteme ilişkin büyüsel bir simge olduğunu’ belirtir. (Thomson, s.54)

Konuyu uzatmama gerek yok, pek çok yazar, adların kanıt değerinin büyüklüğünü kabul etmektedir. Bu nedenle Adige ve Abazaların kabile, boy ve klan adarıyla çakışan tarihsel adların bir olgu olarak ortada oldukları, çok değerli tarihsel belgeler niteliğinde bulundukları kesin bir şekilde söylenebilir.

Öyleyse, bilimin hiçbir araştırma yapmamasının başka bir nedeni olmalıdır. Şimdi bunu araştıralım.

Bilim Neden Susuyor?

Tarih biliminin neden sustuğunu araştırmaya başladığımda, sorunun özgün ya da özel olmadığını, tarihsel bilginin doğasından kaynaklandığını gördüm. İncelemeye başladıktan sonra, “tarih” dediğimiz bilim alanındaki bilgilerin, olgusal olduğu kadar yargısal olduğunu da anladım. (Carr, s.14-21) Başka deyişle; Hatti, Hurri, Sümer, Elam, Minos ve Mısır gibi eski halklara ilişkin pek çok soru gerektiği gibi araştırılıp cevaplanamıyor; cevaplanamayan sorular nedeniyle oluşan boşluklar, kuramlar, varsayımlar, görüşler, genellemeler ve öngörülerle; daha açık bir şekilde söyleyecek olursak, tarihçinin doğru olduğunu kabul ettiği yargılarla (görüşlerle) dolduruluyordu.

Yani, bizim “doğru” dediğimiz tarihsel bilgiler, aslında tarihçinin doğru olduğunu düşündüğü görüşlerden başka bir şey değildi. Bu saptamaya varsayım, görüş ve öngörülenlerin olgu ve belgelere dayandığını söyleyerek itiraz etmek de bir yanılgıdır. (Carr, s.18) Çünkü tarihçi olguları ya da belgeleri istediği gibi seçebilmektedir. Carr’ın deyimiyle, belgeler “tarihçi onlar üzerinde çalışmadığı sürece bir anlam taşımaz.”

Carr’ın sözlerini bir örnekle açıklamak gerekirse, “Hatti, Apasa, Aşuva” gibi sözcükler bir belgedir; bunlar tarihçinin kullanacağı hammaddelerdir. Tarihçi onları seçip üzerinde çalışırsa gerçek değerlerine ulaşırlar. Tarihçi onlarla çalışmazsa değersiz bir hammadde olarak kalırlar; ancak değerlerinden bir şey yitirmez ve ele alınacakları günü beklerler.

Tarihsel bilgilerin yargısal olması, ileri sürülen pek çok görüşün kesin bilgiler içermediği, doğrulanmaya ve çürütülmeye açık bilgiler içerdiği anlamına gelmektedir. Bu bilgilerin sürekli olarak yeni bulgular ve belgeler ışığında yeniden gözden geçirilmesi, yeni buluşlarla, keşiflerle doğrulanması, yanlışlıklarının düzeltilmesi gerekmektedir. Daha doğru bilgilere ulaşmanın tek yolu budur.

Çeşitli nedenlerle eski bilgilerin sorgulanmaması, yeni bilgi ve bulgulara kapının kapatılması, savunulamayacak bir durum da olsa, bir akademik tutum olarak karşımıza çıkmakta, doğru bilgiye ulaşmamızın önünde önemli bir engel oluşturmaktadır. Bu durumu yukarıdaki tarihsel adlarla ilgili araştırma yapılmamasının birinci nedeni olarak görüyorum.

İkinci neden ise üniversitelerin yapısıyla ilgilidir.

İnsanın maddi ve manevi bütün yarattıklarıyla ilgili bir bilim alanı olan tarihin, üniversitelerde arkeoloji, etnoloji, antropoloji, sosyal antropoloji, filoloji, mitoloji vb. birçok disipline bölünmüş olması da doğru bilgilere ulaşılmanın ve engeli haline dönüşmüştür. Üniversitelerdeki bu yapılanma nedeniyle disiplinler arasında olması gereken bağlantılar kopmuş, sağlıklı araştırma yapılamaz olmuştur. Bu durumu Thomson, “insan ilerlemesinin birlik ve sürekliliğine ilişkin kavrayışın yitirilmesi”, olarak değerlendirmektedir. (Thomson, s. 64) Akademisyenler, kendi uzmanlık alanlarını merkez olarak görmekte, alanlarının dışına çıkmayı ilke olarak kabul etmemektedir. Bir akademisyenin başka bilim alanının bilgilerinden yararlanması, yine Thomson’un deyimiyle “nerdeyse yasadışı sayılmaktadır.”

Tarihsel adlarla ilgili hiçbir araştırma yapılmamasında yukarıdaki nedenlerden ikisi de etkilidir. Bazen biri, bazen diğeri baş etken olmaktadır.

Üniversitelerdeki çarpık yapı nedeniyle disiplinler arasındaki ilişki koptuğundan resmin tamamı görülememekte; kendilerini kendi bilim alanlarının çelik duvarlarının içine hapseden, başka bilim alanlarının ürettiği doğru bilgilerden yararlanmayı zül sayan akademisyenler (!), araştırma zahmetine girmeden, kurguladıkları görüşleri “bilimsel bilgi”(!)  olarak öne sürmektedir. İleri sürülen görüşler, yeni bulgular ve keşifler doğrultusunda yeniden değerlendirilip düzeltilmediğinden doğru bilgi üretmenin engeli durumuna gelmektedir.

Bilim adına hiçbir şekilde savunulmayacak bu durum nedeniyle, tarihsel araştırma alanında bir boşluk oluşmuştur. Ancak doğal bir yasadır: doğada ve toplumsal yaşamda ortaya çıkan her boşluk doldurulur.

Amatör Bir Ruhla Araştıranlar

Klasik eğitimin metafizik düşüncesi altında ezilerek görevini yapmayan akademisyenler (!) nedeniyle ortaya çıkan boşluk da, bütün dünyada konuyu düşünsel bir merak ve araştırıcı bir ruhla ele alan amatörler tarafından doldurulmaktadır.

Amatör araştırmacılar, kendilerini uzmanlık alanlarının dar sınırlarına hapsetmediklerinden, konuya bütünlük içinde yaklaştıklarından manzaranın tamamını görme avantajına sahiptirler. Yine aynı nedenle her bilim alanının ürettiği doğru bilgiden yararlanma gibi bir avantajları daha bulunmaktadır.

Bu nesnel durum, amatör araştırmacı olarak ortaya çıkışımın temel nedenidir. Kabilemdeki klan adlarının Ortadoğu’daki en eski tarihi tabletlerde görülüyor olması da konuyla ilgilenmemin özel nedenini oluşturmaktadır. Bu iki nedenle alana bir katkı sunabileceğimi düşünüyor ve bunun mücadelesini veriyorum.

Bilim Araştırmak zorundadır

Önemli olduğundan bir kez daha belirteyim; varsayımlar, genellemeler ve açıklamalar, kesin doğrular değil, düşüncelerimizi netleştirmek ve sistemleştirmek için ileri sürülen bilgilerdir. Bunlar bilimsel düşünmemize yol açarlarsa da nihai doğru bilgiler değildir; bunların yeni bilgi ve bulguların ışığı altında gözden geçirilmeleri bir zorunluluktur. Bunu yapmak bilimin temel görevidir. Bilim görevini yapmadığı sürece, hep bir şeyler eksik kalacak, bazı sorular bizi hep rahatsız edecektir.

Bilim herhangi bir nedenle bu görevinden kaçınamaz.

Diğer yandan, tarihöncesi halklarla ilgili araştırma yapmak, kökenlerinin izini sürmek, çok önemli, ancak bir o kadar da zor bir iştir. Konu arkeoloji, etnoloji, sosyal antropoloji, mitoloji gibi çeşitli bilim alanlarının ilgi alanına girdiğinden, ne kadar donanımlı olursa olsun hiçbir araştırmacı bu işi tek başına başaramaz. Araştırma, hiçbir bilim alanının ürettiği bilgi küçümsenmeden, her alanın ürettiği bilgiden yararlanılarak karşılaştırılmalı bir yöntemle yürütülmelidir; başarının anahtarı buradadır.

Merak ettiğimiz gerçekleri her zaman bilim aydınlatmıştır, aydınlatmaya da devam etmektedir. Bilimin kullandığı yöntemleri kullanmadan, ürettiği bilgilerden yararlanmadan gerçekleri aydınlatmanın yolu yoktur. Bilim bazen görevini aksatırsa da er ya da geç gerçekleri aydınlatacaktır. Bu onun doğasının gereğidir. Bilime yönelttiğimiz eleştiriler, aksattığı görevini yapmaya davet olarak algılanmalıdır.

Araştırmaya Siz de Katılın

Sevgili okurlar, bir şeyleri merak ettim. Bir şeyleri aydınlatmak için yola çıktım, bu yolda yürüyorum. Biliyorum, yolumda pek çok engeller var. Biliyorum, yolum dikenli. Ancak bundan korkmuyorum, bu engelleri aşacak gücüm ve özgüvenim var.

Üstlendiğim görevi, sorumluluk duygusu içinde yerine getirmeye çalışacağımı belirtmek istiyorum. Bazı eksikliklerimin olduğunu da görüyor, ama çok fazla önemsemiyorum; çünkü yanılmayı göze almadan gerçeğe ulaşılamayacağının bilincindeyim. Ve yine biliyor ve inanıyorum ki, bir gün, daha donanımlı bir araştırmacı konuyu ele alıp benim eksikliklerimi tamamlayacak ve gerçekler mutlaka aydınlanacaktır!

Bu sütunlarda, her zaman olduğu gibi bundan sonra da Akdeniz halkıyla ilişkilendirilen arkaik Ortadoğu halkları ve mitolojileri ele alınacak, Kafkas halklarıyla ilişkileri sorgulanacaktır. Bu sorgulama sürecinde yazılarımı okuyup eleştirir, eksiklikleri saptayıp öneri ve düşüncelerinizi belirtirseniz, siz de gerçekleri aydınlatma sürecine katılmış, sorumluluğu paylaşmış olursunuz.

Sorumluluğu paylaşmaya; gerçekleri aydınlatmaya var mısınız?

  • Yağan Ümit Özveri

Kaynakça

  • D. Smith, Ulusların Etnik Kökeni, Dost, Ank., 2002
  • E.H. Carr, Tarih Nedir, İletişim yay., İst., 1987
  • George Thomson, Tarihöncesi Ege-1, Payel yay.,
  • Jean Bottero, Mezopotamya, Dost, Ank., 2003