• Anasayfa
  • /
  • KİTAP ANALİZİ : “Türkiye’de Ermeniler, Cemaat-Birey-Yurttaş”


KİTAP  ANALİZİ : “Türkiye’de Ermeniler, Cemaat-Birey-Yurttaş”

Bilgi Üniv. Yayını 253, İstanbul Haziran 2009

ISBN 978-605—399-095-6   Günay G. Özdoğan – Füsun Üstel – Karin Karakaşlı – Ferhat Kentel

Giriş:

En yakın eski ve mevcut birçok arkadaşım Ermeni asıllı olmasaydı ve hiçbiriyle karşılıklı sevgi, anlayış ve paylaşım dışında, en ufak bir nahoş deneyimim olmasaydı, bu araştırmayı yapmayacaktım.  Kitap yazarlarının neredeyse çocuğum-torunum yaşlarında olmaları ve “akademik unvanları” beni düşündürdü, çünkü “bizlerin işi, tatlıya bağlamak, kaynaştırmak ve her hangi bir üstünlük-alçaklık veya varlık kompleksi olmadan, bu kısa ömrü olumlu çalışmalarla, tamamlamaktır”.

Kitabın tanıtımında, yazarların sarf ettiği  “bilinçli bilgilendirmemek” gibi çok ağır bir suçlama, TC devlet ve kurumlarına sorumsuzca yapıştırılmasaydı, belki merakım uyandırılmazdı. Nitekim kitabın “Giriş” kısmında <Bu “suskunluk duvarı” önemli ölçüde birbirine ilişkin yanlış bilgilendirmeye dayalı önyargılardan, bir taraf için “öğretilmiş yok sayma diğeri için korunmacı/savunmacı mesafe” alışkanlıklarından besleniyordu >. denilmektedir!

Kitap yazarı (biri Ermeni asıllı) dört Türk gencimiz, sekiz sene süren ve içinde birçok yardımcı kadroları barındıran, amacı ve ölçüleri belirsiz veya değişken soru ve sayılarla, neredeyse tamamı olumsuz varsayımlara varmışlarsa, çalışmalarının bir okuyucusu olarak fikirlerimi ifade etmeyi ve yazılı olarak ardıma bırakmayı tercih ettim. Amaç bu gençleri tenkit ederek cesaretlerini kırmak ve kızdırmak değil, iyi niyete inanarak olan hataları düzeltmek veya tekrarını önlemektir. Bu temel düsturun anlaşılması ve benimsenmesi tamamen kitap yazarlarına ve onları cesaretlendiren,  maddi, manevi her türlü desteği esirgemeyen kurum ve yöneticilere kalmıştır.

Belki bilirsiniz veya bilmezsiniz. Türk – Ermeni ve özellikle SOYKIRIM iddialarını, tamamen yabancı, anti-Türk ve tarafsız kaynaklara dayanarak ve bütün Türk arşivlerini, yazarları ve Türk tezini destekleyen yabancı yazarları “denialist” etiketleri nedeniyle referans vermeyen İngilizce bir kitap “derledim”. 700 sayfalık  “The Genocide of Truth” isimli bu kitap, İstanbul Ticaret Üniversitesi tarafından, 2008 yılı başında basılarak tanıtımı yapıldı.  Benim arkamda, şu – bu konsolosluk veya vakıf veya fon olmadığı için, dört yılda yaklaşık 30.000 yabancı belge sayfasından “verbatim” çıkarılmış 2000’e yakın alıntıyı tam referansları vermek, benim yaşımdaki bir fani için kolay olmamıştır.  Bildiğim kadarıyla, İstanbul Ticaret Üniversitesi, bütün Türk Üniversitelerine ikişer adet yollamıştır.  Kitabın biraz daha kısaltılmış 500 sayfa Türkçe versiyonu “SOYKIRIM TACİRLERİ” de Derin Yayınevi yayını olarak, bu yıl Nisan ayında basına aynı Üniversite toplantı salonunda tanıtılmış ve tarafımdan Türkiye’de mevcut bütün üniversitelere birer adet postalanmış, yalınız dördünden alındı-teşekkür gelmiştir. 

Benim bir araştırmacı olarak, kimseye “şunu-bunu okuyun” diye bir tavsiyede bulunmaya sıfatım yok.  Fakat, kitabın biraz sonraki bölümlerinde görüleceği gibi, sağlam bilgi edinmenin zorluklarını yaşamış bir kişi olarak  araştırmacıların, kullanılan kaynaklarda ihmalkâr ve hatta seçici olmalarını normal karşılamama olanak yoktur.  Benim “akademik bir unvanım ve sorumluluğum yok”, dilediğimi okur, beğendiğimi yazarım.  Fakat mademki “suskunluk duvarı”, “öğretilmiş yok sayma”  gibi çok büyük iddialarda bulunuyorsunuz, evet gençler duvarları kaldıralım,  tarihî kazı yapar gibi, her şeyi araştıralım, tamamını görelim ve yalnız fiili ispatlarla sentezlere varalım! Etik ve temel kaide olarak, akademisyenlerin “dilediğini okumak, dilediğini okumamak ve dikkate almamak serbestîsi” yoktur. Orta mektep öğrencisi iken, hocamız bizlere şunu öğretmişti. İnsan bilgisi bir topa benzer, bilmediği de topun dış alanıdır. İnsanın bilgisi artıkça, bilmedikleri de artar. Şu halde tartışmamız bir anlamda, “bilgi topunun” boyut ve içeriğinin sağlamlığı hakkındadır. Kişinin kendi ihmal veya hatasını görüp ders alması ve doğru olanı bulması ve savunması da hem erdem, hem de en büyük manevi tatmindir. İdealist iseniz bunu anlamanız gerekir fakat dediğiniz gibi “savunma/korunma mesafesinde” kalmayı tercih edecekseniz, o vakit hayat boyu bu ayırımcılık psikozunu ayağınızdaki nasır misali taşıyacaksanız, demektir.         

Kaynak Kitaplar:

Konuyu biraz ciddiyetle okuyan ve araştıranlar için, araştırmada kullanılan kaynaklar olağanüstü bir seçicilik ve önyargıyı açığa vurmaktadır. Bu araştırmanın görünürdeki amacı, geçmiş olayları ve mevcut statüyü tarafsız olarak topluma duyurmak olduğuna göre, gözüme çarpan büyük noksanlıkları aşağıda sıralamaktayım (hata varsa özür dilerim).

1. Araştırmada, TC Başbakanlık, Türk Tarih Kurumu ve Genel Kurmay Başkanlığının belgelerinden ve Osmanlı Arşivlerinden her hangi bir alıntıya rastlanılmamıştır.  Böyle olunca da, araştırmanın taraflı olduğu kaynaklarından bile anlaşılmaktadır.

2. Kitap yazarlarında da, mazur görülemeyecek derecede yok sayma görülmektedir.  Bu yokluklar o denli büyüktür ki, sayfalarca doldurulan gazete-makale ve gelişi güzel referanslarla örtüleşemezler. Bazı tipik misaller verecek olursak:

A  harfinde Akçam’ın 3 kitabına karşı Ataöv’ün yalnız bir tek kitabı gösterilmiştir. Ataöv’ün yazdığı 160’ı aşkın kitabın en az 30’ tanesi İngilizce-Türkçe olarak Ermeni münasebetleri hakkında, tamamen bilimsel çalışmalardır, çünkü Ataöv de büyük bir Ermeni dostu fakat doğrunun savunucusudur. Ermeni taleplerinin hukuki yanlarını inceleyen Av. Gülseren Aytaş da yok.

B – Ç:  Candan Badem “Ermeni Bibliyografyası” ve (T.T.K.) Prof. Kemal Çiçek de yok.

D harfinde haliyle Dadrian var, fakat çok önemli ABD konsolosu Leslie A. Davis  yok!  Fakat daha önemlisi Dashnakların 1890-1924 tarihlerini yazan,  Hratch Dasnabedian da yok!

E harfinde Aysel Ekşi’nin sempozyum derlemesi ve değişik akademisyenlerin yazıları yok.

F harfinde iki devasa eser yazmış olan Erich Feigl  yok, John Freely, David Fromkin yok!

G harfinde haliyle Göcek var da, James Grabill gibi, Ermeni tarihini, olan biteni mükemmel irdelemiş büyük Ermeni sempatizanı misyonerden bir cümle dahi yok!  İsmet Görgülü de tanınmıyor!

H Soykırımın ünlü sözcüleri, Richard Hovannisian ve Tessa Hofman var fakat Türkiye’nin ve dünyanın tanıdığı Yusuf Halacoğlu yok. “Hoşgörü Toplumunda Ermeniler” adı ile üç devasa cilt yazan Erciyes Üniversitesinden Prof. Metin Hülâgü,  Şakir Batmaz, Gülbadi Alan da yoklar! Haliyle, Protestan Ermenilerin babası Cyrus Hamlin ve kitabı veya  General Harbord’’un (ABD Senato) raporu da yok!

K harfinde, Ermeni Başbakanı Hovannes Kacaznuni, Sovyet Tarihöi Karinian yoklar! Neden? Cemal Kutay, Orhan Koloğlu , Şenol Kantarcı da yok!

L harfinde Libradian var, fakat Sovyet tarihçi A.A. Lalayan, Amerikan tarihçiler Guenter Lewy ve dört kitabı olan Heath Lowry  yoklar!  Bu kadar aşırı “yok sayma”, bu çalışmanın amacını veya güvenirliliğini açıklamaktadır. AVİM kurumunun başkanı Ömer E. Lütem dahi yok!

M harfinde tabiatıyla Mahçupyan var da, bu konuda en büyük tarih bilim adamı Justin Mac Carthy’nin yaklaşık sekiz kitabından yalnız önemsiz olan biri var.  MacMillan, Mansel, McFie gibi tarafsızlar yok. Marmara Üniv Prof. Nurşen Mazıcı da yok! İhtimal, aynı Üniversitede Doçent Sayın Özdoğan tanımıyor!

N harfinde  Nalbandian Louise var, fakat en esaslı araştırmaları yapmış Ermeni tarihçi Akaby Nsssibian yok. Nassibian’ın kitabı okunmadan da İngiliz - Ermeni ilişkilerinin arka cephesi öğrenilemez!

O – Ö  harfinde İngiliz arşivlerindeki araştırmalarını kitaba dökmüş Mim Kemel Öke de yok:

P harfinde haliyle Doğu ve Mehmet Perinçek’in çalışmaları unutulmuş. Fakat daha önemlisi, “Why Armenia Should be Free” kitabı yazarı Ermeni kahraman Karekin Pastırmaciyan’ın kitabı unutulmuş!

Sunny Gregor var, fakat koskoca  Selahi Sonyel’in yalnız bir tek kitabı var o da Ermeni ağırlıklı değil !! Sağlam akademisyen Jeremy Salt yok,  Stanford Shaw’un 6 kitabından bir tanesi var, internetteki makalesi bile yok.  Haliyle evinin UCLA’de bombalandığı ve Türkiye’ye iltica etmesi de yok!

Ş  Bilâl Şimşir’in bu konudaki  altı kitabından yalnız 1989 tarihli eski bir tanesi konmuş. Önemli olanlar,  “Osmanlı Ermenileri” yok! Doç. Enis Şahin ve büyük araştırması da yok!

T  Amerikan Edward Tasjhı’nin samimi kitabı olmadığına göre , Roger Trask her halde duyulmamıştır.

W  Her halde George Washburn bilinmiyor, Franz Werfel’in adının unutulmamış olması gerekir. Samuel Weems ve “Armenia Secrets of a Christian Terrorist State” kitabı da haliyle yok.

Z   İsviçreli Erick Zürher ve  Robert F. Zeidner’in konu hakkındaki kitapları da yok.

Araştırmanın temsil ettiği kitle:

Araştırmayı yapanların Ermeni toplumunu ne oranda temsil ettikleri şüphelidir. İfadelerine göre, < …uygulamada Ermeni kökenli yurttaşların geçmişte ve günümüzde siyasal katılımını engelleyen veya teşvik eden etkenlerin belirlenmesinde Türkiye  Ermeni basınından yararlanıldı ve topluluğun önde gelen kişileri ile görüşmeler yapıldı >

Yazarların bu açık beyanına rağmen, bazı önde gelen kişilerin yok sayıldığına dair bazı tipik isimleri hatırlatalım:

Levon Panos Debagyan : Ermeni toplumunun çok iyi tanıdığı bu gazeteci-yazar, her halde soykırım özürcülerinden olmadığı için, yok sayıldı. Aynı şekilde TV programlarına ve sempozyumlara sıklıkla davet edilen Kastamonulu Av.Kegam  Karabetyan  da ihtimal aynı nedenlerle Ermeni yurttaş sayılmadı Fakat Avukat olarak Setrak Davutyan var. Taksim ve diğer kulüplerde kırk yaşına kadar top koşturan Varujan Aslanian da, sporcular arasında yok.

Fakat mazereti olmayan yok sayma, 80 yaşına kadar, Boğaziçi Üniversitesinde, elli iki yıldır en az 16.000 üst düzey iş adamı ve mezun çıkaran, İş Bankası’nın kendiliğinden “Efsane Papyon” adı ile kitap bastırdığı, “basketbolcu-sporcu-futbolcu-Şişli Kulüp onur başkanıB.Ü.’de hocaların hocası talebelerin babası, en çok sevdikleri ve mezuniyetten yıllar sonra da dertleştiği Prof. Arman Manukyan da, Profesör olan oğlu da yok!. Devlet Sanatçısı soprano diva Alis Manukyan da, ne batı müziği kulvarında ne de kültür yaşamındaki Ermeniler arasında var! Araştırmacılar, sekiz sene uğraşarak halk deyimiyle “zihni-sinir” istatistik ve araştırma yapacaklarına Arman hocaya gitselerdi, bütün mezunların notlarını, mevcut durumlarını ve (aralarında başbakan, bakan ve eşleri bulunan) ciddi düşüncelerini öğrenebilirlerdi ve hayatın doğruları için hocaların hocasından değil bilgi,  fakat gerçek hayat dersleri bile alabilirlerdi! 

Akla gelen diğer bir ihtimal, “önde gelen kişilerin” cemaatin % 1 - 2 sini oluşturan Protestan veya % 5–6’ sırı teşkil eden Katolik mezheplerinden seçilerek, ağırlıklı olan Gregoryenlerin ihmal edilmiş olmalarıdır. 

Ermeni toplumun “önde gelenleri” böyle seçilmişlerse, anket ve röportaj yapılan diğer Ermeni ve Türk yurttaşların, olur-olmaz-rasgele seçilmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Burada kanımca araştırmacılar temel bir hata yapmışlardır. Şu anda İstanbul’da yaşayan Ermeni asıllı yurttaşlar, çok muhtemel birkaç göbektir İstanbulludurlar, bazılarının atası Osmanlı ordusu saflarında çarpışmış veya savaş yetimi olarak İstanbul’da akrabaları veya hayır kurumları tarafından büyültülmüşlerdir.  1950’li yıllarda İstanbul’un nüfusu bir milyon veya biraz üstüydü. Bu nüfusun yaklaşık % 15-20’ini, Rum-Ermeni-Musevi cemaatleri oluşturuyordu. Bu cemaatler, izdivaç, daha iyi şartlarda yaşam ve diğer etkenlerle (1976-80 terör korkusu) devamlı göç verdi ve azaldı, buna mukabil İstanbullu olmayan, davranışları şehirli bile olmayan en az on milyon kişi, sözün gelişi “İstanbullu oldu.” Eskilerin ölçeklerine göre bu çok geniş kitle, İstanbullu değil, şehirli bile değillerdir. Aleko’yu, Moiz’i, Agop’u nereden gördü, bildi, münasebeti oldu da tanıdı ve “fikir beyan edebiliyor”?  Acaba bu anketlerde, Agop yerine, Fransuva, Coni,  Hacıarabullah,  Alman Hans, Holandalı Petersen veya Afrikalı, Hindistanlı,  Kanadalı olsaydı veya sorulsaydı, ne oranda farklı cevap alınacaktı?  Anket yapılan kimselerin genel kültür ve sorulan cedleri hakkındaki bilgi derinliği nedir? Bilinen bir gerçek “bilgi sahibi olmayanların, kolayca fikir sahibi olabilmeleridir” ve galiba bu sistem eğitim kademelerine kadar başarı sağlamaktadır.

Türkiye Ermenileri ve Siyaset:

Bu fasılda bilinçli yok sayılan  o kadar çok ve ünlü Ermeni var ki,  bunların isimlerini ve fiillerini zikretmemiş olmakla, araştırmacılar her halde okuyucularının başka hiçbir tarih kitabı okumadıklarını ve “ilk defa bu kitapla her şeyi en mükemmel ve eksiksiz öğreneceklerini” sanmış olmalıdırlar.

Araştırmacılar, ihtimal Bilal Şimşir’in “Türkiye Ermenileri” kitabından ve çok daha önemli olan Rahip G. Çarkçıyan’ın “Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler”  kitabından ve sayfa 152’deki “Ermeni Cemaatlerin Genel Durumu” bölümündeki samimî ve doğru anlatımdan (geniş araştırmalara rağmen) habersizdirler!

<Yüksek makamları işgal etmiş olan Ermeni vatandaşları, ülkelerine ve vatanlarına sadakatle hizmet ettikleri müddetçe, hükümet de karşılık olarak yardımını eksiltmemiştir. Fakat Ermeni cemaati, bu dördüncü dönemde bir hayli servet sahibi olmuş, birçok kilise inşa ettirmiş, yeni kurumlar, okullar açmıştı. Bütün Anadolu’da  hemen hemen Ermeni vatandaşı bulunmayan bir vilâyet yoktu.>  Doğruları ifade eden bu yorum, araştırmacıları sayfa 228’deki olumsuz yorumunu, eksik veya taraflı yapmaktadır.

Artin Dadayan paşanın, kitapta anlatılmayan gerçek hayatında,  Paşanın ihtilalcilerden ve onların sorumsuz hareketlerinden çektikleri anlatılmaktadır! Padişahtan ikide bir onların affını istemek zorunda olduğu, görevlerinin padişaha hizmet etmek olduğunu yoksa ceza göreceklerini söyler. Gençlere ihtiyatlı davranmalarını nasihatle isyan eder ve sorar:  “Tedbirli olmak vatanseverlik değil midir?” (“Constantinople” Philip Mansel, s.335). Artin Paşanın Yeşilköy’deki köşkü, 1878 Rus-Türk sulhu pazarlıklarında da hizmet gördü. Paşa oğlunu Paris’e yollamış, ihtilalcilerin af ve dönmelerini de sağlamıştı.

Patrik Vartabed Nerses, üç yerde anılmaktadır, fakat en önemli detay söylenmemektedir. Rus Orduları Ayastafanos’a geldiği vakit onları ziyaret eden Patrik, Arşidük Nikola’ya İstanbul’u almaları için ricacı olmuştu. İngilizler karşı olduklarından Ruslar çekildiler fakat aynı Nerses, 1878 Berlin Konferansında, “Rusların bütün Hıristiyanların koruyucusu maddesini” anlaşmaya koydurmuştur.

1896’da Osmanlı Bankasını basarak insanları öldüren ve sonra affedilerek Fransa ve İsviçre’ye giden Karekin Pastırmaciyan’ın büyük ihanetleri anlatılmamıştır.  Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra İstanbul’a kimya doktoru olarak dönen Pastırmaciyan,  Meclisi Mebusan’a iki kez Erzurum mebusu seçildi, fakat ihtilâlci gönüllü birliklerin kumandanı olarak, daha dünya savaşı ilan edilmeden, binlerce Osmanlı Ermeni Türk askeri ile Rus saflarına geçmiş ve çeteci adı da, “Kahraman Ermeni” anlamında  “Armen Garo” olmuştur. Karekin Pastırmaciyan,  1918’de çeteci Ermenilerin Batum Konferansı ile teslim olmalarının akabinde, Amerika^ya kaçmış ve 1918 sonlarında “Why Armenia Should be Free” kitabını Boston’da bastırmıştır. İnternet’te herkese açık olan bu kitapta, ihanetleri ve Osmanlılara karşı zaferleri anlatan nice sayfa ve bol fotoğraf vardır. Daha sonra “Demokratik Ermenistan Cumhuriyeti”nin Washington elçisi olan Karekin Pastırmaciyan, gerek Türk, gerekse Ermeni tarihi bakımından yok sayılamayacak kadar  önemli bir tarih aktörüdür!.

Aynı bağlamda, diğer isyancı Türkiyeli Ermeniler,   Antranik Ozanjan,   Dro  Drastamat Kanajan  generallerin adı da geçmemektedir. Antranik 1912 Balkan harbinde Türklere karşı savaşmıştır. General Dro ise,  ikinci dünya savaşında yaklaşık 22.000 Ermeni askeriyle Hitler’e hizmet vermiştir.  Her ilksi de 1918’de maceralarla milletlerini perişan ettikten sonra yurt dışına kaçmışlardır. Halen hatıraları adına Ermeniler madalyalar vermektedirler. Araştırmacıların bunları bilmemesi, duymaması mümkün mü?

Kitapta Osmanlı hükümetlerinde sonuncu Ermeni ve 1913’te Dışişleri Bakanı olan Gabriel Nurandunian adı geçmekteyse de, 1913’te İsviçre’ye yerleşen bu zatın Hayır Kurumları Başkanı olarak İsviçre’den ihtilâlcilere gönderdiği yardımlar ve en önemlisi Lozan Konferansında aynı kişinin bu kez Ermenistan heyeti adına İsmet Paşa’dan toprak talebinde bulunması ve azarlanarak kovulması önemli bir detaydır..  Aynı bağlamda, ünlü ve ilk Ermenistan başbakanı Hovannes Kachaznuni,  ve onun itirafını içeren  1923 Bükreş deklarasyonu ve Ermeni Sovyet tarihçi A.A. Lalaian da unutulmaktadır.

Osmanlı Devletinde çeşitli devrelerde büyük hizmetler vermiş (Bayındırlık, Posta, Telefon-Telgraf, bakanlıkları, Hazine müsteşarlığı vb)  birçok Ermeni adları gerek Rahip Çarçiyan’ın kitabında gerekse internet-wikipedia-ermenisorunu bölümlerinde görülebilir. Bu önemli zevatın bu araştırmada anılmamış olmaları acı bir ironidir.

Soykırım görüşünde olan kitap yazarlarının Türk asıllı olan üçü tesadüfen meşhur “Özürcüler” listesinde olmakla, tutumlarını peşinen açığa çıkarmışlardır. Ancak bu kişilerin ve Ermeni asıllı arkadaşlarının,  1914 – 1922 devresinde isimlerini tarihe kazımış olan  bazı çok önemli Ermenilerin adlarını hiç anmamış olmaları, ayıpladıkları “yok sayma eyleminin”  inkârı kabil olmayan kanıtlarıdır.

Bugün, Büyükelçi “Morgenthau’ın Hikâyesi” adlı kitap bütün dünyada ve Türkiye’de de her kitapçıda satılmaktadır. Morgenthau’un (günlük hatırat defterini dahi yazacak kadar yakın)  özel sekreteri, Robert Kolej mezunu Hagop S. Andonian adında çok zeki bir Ermeniydi ve elçi adına bütün yazışmaları, Mavi Kitap için yollanan raporları o düzenliyordu. Morgenthau’un her konuşmada bulunan resmi tercümanı – dragomanı da Arshak H. Schimavonian  idi. Bu iki kişi, Morgenthau 1916 başlarında Türkiye’den ayrılırken onunla birlikte ABD’ye gittiler. Schimavonian Dışişlerinde işe alındı, Andonian ise  meşhur kitabın hazırlanmasında, kitabın perde arkası yazarı Burton J. Hendrick ile teması yürüten kişiydi. Soykırım’dan bahsetmek, fakat bu isimleri bilmemek mümkün değildir.

Diğer çok önemli ve yok sayılan önemli bir isim, Protestan Ermenilerin Patriği,  Zaven Bezciyan’dır.  Zaven efendi (Şimavonian’ın okul arkadaşı) şu nedenlerle önemlidir:  Birincisi Zor’a gitmiş, fakat Kasım’da dönerek Büyükelçi Morgenthau ile görüşmesinde “Ermenilerin Zor’a yerleşip iş tuttuklarını” fakat kış için yardıma muhtaç olduklarını söylediğinde, Morgenthau hayretler içinde kalmıştır. Bu satırlar kendi hatırat defterinde mevcuttur. Demek ki “Zor” rivayet edildiği gibi çöl değildi ve ilk gidenler salimen varmışlardı. Bilindiği gibi Ağustos sonunda verilen ikinci bir emirle “Protestan ve Katolikler” tehcirden muaf tutulmuş ve gidenlerin geri dönüşüne müsaade edilmişti ve bir kısmı da zorlu şartlara rağmen evlerine döndü.  Zaven Bezciyan’ın ikinci önemi, Amerikan Kongre-Senatosunun 22.4.1922 tarihinde ittifakla kabul ettiği 192 no.lu (31.12.1921 tarihi itibariyle) “Amerikan Yardım Teşkilatının” faaliyet raporunda, Katolik Patrik A. Saygijian ile ortak imzalarının ve teşekkürlerinin bulunmasıdır. Bu raporda, iki patrik veya Teşkilat Yöneticileri (aralarında Morgenthau ve Harbord da var) her hangi bir katliamdan dert yanmamakta, aksine yetimhanelere yapılan ilgi ve yardımlar için neredeyse Türklere teşekkür edilmektedir.  Gene bu resmî – kesin Amerikan belgesine göre, 31.12.1921 tarihi itibariyle, Rusya’da bir milyon Ermeni hayattadır fakat yarısı yardıma muhtaçtır, üç yüz bin Ermeni Fransız kuvvetleri Güney Anadolu’dan çekilirken onlarla Suriye’ye dönmüştür ve yüzün üstündeki değişik yerlerdeki yetimhanelerde de 114.000 kişi hayattadır.  Yazdığım kitabın 15’ci bölümünde, soykırım devresindeki muhtelif sayılar ve rakamlar liste olarak verilmiştir. Fransız-Ermeni toprak dağıtım heyetinin 1.3.1914 tarihli rapor güvenilirdir ve buna göre nüfus 1.3 milyon bile değildir.   Bu sayıya “olsa olsa hata marjı ekleyecek olursak” toplam nüfusun 1.5 milyondan fazla olamaz!.

Eğer ABD raporu [yalan – yanlış değilse], 1.3.1914 – 31.12.1921 devresi içinde bir buçuk milyon veya birkaç yüz bin kişinin ölmüş veya öldürülmüş olması mümkün değildir. Kitabımın aynı bölümünde, başka kaynaklara dayanarak, hayatta olanların sayıları güvenilir raporlarla verilmiştir.

Bu nedenle, soykırım olup olmadığının ve hayatta kalanların açıklamasını yapmak bana değil fakat raporu hazırlayanlara, onaylayanlara ve bunlardan bihaber olarak soykırım avaz eleri ile yeri göğü inleten siyasetçi veya tarih – kitap – ve benzeri yazar ve araştırmacılara düşmektedir. 

Kitabımın 23’ cü bölümünde, (A.A. Lalaian’dan alıntılarla), Daşnakların kendi halklarına yaptıkları eziyetler  anlatılmakta ve (s.502) verilen tabloda, “Ermeni Demokratik Cumhuriyetinin” idaresinde  (28.5.1918 – 2.12.1920)  Ermeni nüfusunun % 22 oranında (195.000 kişi), Türklerin % 77 oranında (200.000 kişi), Kürtlerin ise % 98 oranında (25.000 kişi), açlık-hastalık-mukatele sonucu ölmüş oldukları görülmektedir! Kısa ömürlü Ermeni Devletinin idaresi altında, açlık-hastalık v.b. şartlarla ölenlerin de “tehcir sırasında ölenlerden saymak” izleyicilerin zekâ ve mantığını hafife almaktır. .

Araştırmanın akıl karıştıran, varsayımlı yorum örnekleri:

* ASALA :  Birçok yerde adı geçen örgütün kuruluşu, eylemleri ve topluma verdiği zararların toplu olarak verildiğine rastlamadım. Aslında yaklaşık 240 terör olayı, 42’si Türk 80’e yakın ölü! Bu bağlamda, Esenboğa baskınında 8 kişinin öldürülmesini protesto için, 1982 yılında kendini Taksim meydanında yakarak “şehit sayılan”  Artin Penik de unutulmuş, Türk Ermenilerinin haklı duyguları “yok sayılmıştır”!

* HIRANT DİNK:  Amacı ve mahiyeti belli olmayan fakat yüz bin Türkün cenazeye iştirakle, protesto ettiği bu çirkin olayda, halkın tepkisi, fotoğraf ve yazı ile vurgulanmalıydı. Neden yapılmadı?

* s.152 – Dadrian’a göre: Dadrian kimdir, ne otoritesi ve dayanağı vardır?  Hâkim mi, bilirkişi mi nedir?

Dadrian ve öğrencisi Akçam, her zaman belgelere göre değil, varsayımlara göre yorum yapmışlardır!

* s.153 – (a) yüzeysel ihanet açıklaması -  (b) Osmanlı Yöneticilik sorumluluğu:

Kitap yazarları, “Why Armenia Should be Free” yazı ve fotoğrafları ile 1919 Paris Konferansına verilen muhtıraya bakarlarsa, olayın yüzeysel değil, piramit gibi sağlam ve oynatılamaz olduğunu görebilirler.

  —Üç cephede hayta kalmak için çarpışan Osmanlılara Sarıkamış felâketinde yapılan hainlikleri ve verdirilen kayıpları, asker ve imkân yokluğunu değerlendirmeden, savaş sırasında “Osmanlı Yöneticilik” sorumluğundan dem vurmak gülünçtür. Aynı Osmanlı Sarıkamış’ta “yöneticilik ve olanakları nedeniyle” en az 60 – 70.000 askerini iki haftada kaybetmedi mi? Ölen Ermeni ise “sorumluluk var”, Türk ise, yok!

* s.154 – Nisan ortası Van’da tehdit:  Tehdit falan yok, Ermeni askerleri 15 Nisan 1914’de Van Kalesinde Türk toplarının yanında poz vermiş, daha ne olsun? Bak: “Why Armenia Should be Free

* s.154 -  Türkçülük – Ulusal Burjuvazi: Ülke ölüm döşeğinde, ne tür ithamlar icat ediliyor? Pes !

* s.155 -  İhanet tezleri:  Tez falan değil, belgeler (Harbord raporu dâhil) fotoğraflar konuşur, gerisi boş!

* s.156 -  Armin Wengler resmi: Doğru, fakat Wengler’in  “bağırsakları dışarı fırlamış bir genç kız fotoğrafı daha var”! Hani Atatürk’ün posta kartında, enik köpeklerin yerine UCLA’de monte edilen resim!

* s.15 -  “Ötekilik”: bu saçma senaryo ürünlerini, bilimsel olması gereken bir araştırmaya, gerçekmiş gibi sokulmasında samimiyet görmüyorum, ya “acındırma ile sempati toplama” (victimization) yöntemini veya daha kötüsü “ötekilik” ile aslında bir farklılık – ayrıcalık – üstünlük egosunu gizlemektedir.,

* s.334 – “dönmelik – hayatta kalmak”:  yapılan çalışma “bilimsel değil dinsel tercih ve ağırlıklı” olduğundan, kişilerin hayatta kalmak (veya başka tercihlerle) din veya mezheplerini değiştirmeleri ağır bir suç olarak gösterilmektedir. Bu tür saçmalık, ancak “dinlere göre günahtır” (çünkü kilise bir mudisini) başka kilise veya inanca kaptırmaktadır. O vakit sormak gerek, 1830’lara kadar ağırlıklı Gregoryen Ermeniler, önceleri “Katolik” ve daha sonraları “Protestan” olmayı, çeşitli yararlar nedeniyle kabul ettikleri vakit “dönmelik” olmadılar mı?  Yoksa “dönme” ancak Müslüman olunca mı oluyor? Gregoryenleri Katolik ve Protestanlığa çevirmek için üç din arasındaki rekabet ve inançlar uğruna işlenen cinayetler için, kitabımda tipik olaylar aktarılmıştır.  Suçlama, temelden hatalı ve diktacıdır!.

* s.376 -  Ermenilik beyanı:  aslında hiçbir kültürlü Osmanlı veya Türk, karşısındakinin Ermeni mi, Yahudi mi, Rum mu yoksa “gâvur mu, yoksa Allahsız mı” olmasına fazla kıymet vermez ve aldırmaz. Böyle olduğu içindir ki,  hala bu cemaatler sayıları azalmış olmakla beraber, normal iş ve sosyal hayatlarına devam etmektedir. Acaba “yurtdışına gidildiği vakit” Ermeni Türkler veya diğer ülke vatandaşları, “Ermeni olmaları nedeniyle” özel iltifat mı görmektedirler?  Bu araştırmayı yapanlar, bu tespitlerinin Ermenistan’daki mukabilini düşünmemişlerdir. 1850’lerde Erivan ve çevresinin % 60-70’si Müslüman’dı.  Şimdi “öteki Türk denilecek” tek bir kişi, yapı veya ibadethanesi kaldı mı?  Cevabınız?

* s.430 – Varlık Vergisi ve 6–7 Eylül:  Kitabın değişik paragraflarında, bir biriyle ilintilisi olmayan bu iki olay “Ermeni veya azınlıkları ezmek, işlerini ellerinden almak” (soykırım benzeri) amacına bağlanmaktadır. Olayları yaşamayanların, bu konuda da “---ian’ dan gelme faraziyeler ile, bilmedikleri bu olayları güya açığa çıkardıkları sanılmaktadır. Yorumlar tamamen hatalıdır, şöyle ki:

Varlık Vergisi: 1939’da başlayan 2’ci Cihan harbi başladığı vakit, Türkiye’nin nüfusu  en çok 20 milyon ve İstanbul da 1 milyonun altındaydı. TC savaşa katılmamakla beraber, askerlik ve ihtiyat çağında olan bütün erkekler (yaklaşık 18 – 28 yaş arası) tamamen silâhaltına alınarak, büyük kısmı Trakya’ya yığılmıştı. En az iki milyon kişi silâhaltındaydı ve bunlara verebilecek yeterli tüfek bile yoktu, giysiler keçe kumaştandı. Sanayi zaten yoktu, fakat bu üretici gücün silâhaltına alınması ve bunların besleme ve diğer seferberlik masrafları Saraçoğlu hükümetini iflâsa taşıdı. Ya çok büyük bir devalüasyon ile paranın değeri beş para edilerek zaten fakir olan halk daha fakir edilecek, veya “zenginden yasal olmasa da, ikinci bir varlık – niçin kazandın” vergisi alınacaktı.  İkinci yol seçildi ve ekalliyetleri yaşam seviyesi genelde daha yüksek olduğu için, “acele ile teşkil edilen vergi takdir komisyonları” kimi zaman adil, kimi zaman haince vergiler tarh etti. Şüphesiz, durumdan faydalanan fırsatçılar, rüşvetler de olmuştur. Vergi en çok azınlıklara haksız bir uygulama oldu, fakat karşılığında Türkiye savaşa girmedi, kimsenin burnu kanamadı ve kaybedilen para, tekrar kazanılarak yerine kondu. Adaletsizlik olmuş! Nerede olmuyor ki?

6-7 Eylül: İstanbul’un belirli semtlerine özgü, çok hatalı bir hükümet kararı ile Rumların gözünü korkutmak için plânlanan bu sokak nümayişleri,  ellerinde sopalarla türeyen bindirilmiş “kırroların” yıkma dürtülerini tatmin etti. İstiklal caddesi gibi merkezlerde, ayırım yapılmaksızın bütün mağazaların camları kırıldı, içlilerindeki kumaşlar, mallar caddelere atıldı ve “milli ekonomi kendi kendine” kıydı!  Kenar semtlerde mahalleli Türkler, Rum-Ermeni-Musevi komşularının mağazalarını korudular veya birkaç cam kırarak, kamyonlarla dolaşan “kırroları” baştan savdılar. Ağırlıklı olarak Rumlar zarar gördü, fakat arada diğerleri (hatta yanlışlıkla Türkler de) arada yandı.  Hükümet sonra zararları karşıladı, fakat bunda da giden malın yerini doldurup doldurmadığı belli değil. Cana dokunma - yaralama olmamıştır!.

Toplumun bahanelerle galeyana gelerek, serserilerin talanları bugün dahi ülkemizde  (ve hatta daha medeni oldukları sanılan) batılı ülkelerde de olmaktadır. Olayları “saptırmak” ise diyaspora taktiğidir!

s.392 – 393 İnkarcılık: Kitabın çeşitli bölümlerinde, münhasıran “…ian” lı kitaplarından alıntılarla 1915’te olaylarla bir soykırımın vuku bulduğu ve inkârının ayıp olduğu tekrarlanmaktadır. 1965’ten sonra propaganda pazarında devreye sokulan “soykırım yalanı” Amerika’daki Ermeni cemaatinin asimilasyonunu önlemek ve gelir toplamak için uydurulmuş ve Türklerden.hiçbir tepki veya ciddiye alınmadığı için, zaman süreci içinde “doğru olmalı” şeklinde ve ısrarlardan kurtulmak için kabul görmüştür. Gerek İngilizce, gerekse Türkçe iki kitabımda da 29 – 30 bölümlerle dış basından bol miktarda gazete kupürleri ve aksini ispat eden belge sunulmuştur. Burada kısaca özetlemek gerekirse, temel hukuk prensibi olarak, “işlendiği tarihte, yasalara göre suç olmayan her hangi bir fiil, sonradan çıkarılan yasalarla suç haline sokulamaz.”

Soykırım iddiasının, ne önü, ne ortası, ne de sonunda her hangi bir mantıki kanaat veya belge yoktur. Belgelerle veya tarafsız şahitlerle  ispatlanmayan varsayımlarla, bu tür bir hukuk istismarının, hukuken geçerli olması mümkün değildir. Her iki kitabın 15’ci bölümlerindeki belge ve sayılarla ispatlandığı gibi, olayımızda öldürme kasti için her hangi bir neden yoktur (kaldı ki İttihatçılar, kitapta da teyit edildiği gibi, savaş başlamadan Daşnakların kongresinde, Rusya’da isyan çıkarmaları ve Osmanlı’dan yana savaşmaları halinde, kitapta da anılan altı vilayette otonomiyi kesin olarak vaat etmişlerdi. Hiç kimse, yardımına muhtaç olduğu ve ortaklık teklif ettiği kimseyi öldürmeyi düşünemez, zira ona yararı yoktur!  Öldürüldüğü iddia edilenlerin, hangi tarihlerde, hangi yerlerde, ne tür aletler-yöntemlerle öldürüldüğü, ceset veya iskeletlerin bulunması gerekir. Bunların dışında, cinayetleri gösteren tarafsız resmi belgeler veya en azından “tarafsız şahitlere” ihtiyaç vardır. bebek yaşındakilerin silik hatıratları ve münferit olayların genelleştirilmesi delil olamaz. Bunlar olsa dahi, yasal bir araştırma ve kovuşturmanın, yasalarla yetkili kılınmış bir mahkeme yoluyla yapılması, suçluya suçunun ne olduğunun delilleri ile bildirilmesi, savunma imkanının ve süresinin bulunması ve bütün bunlardan sonra yetkili adalet divanının bu tür bir kararı vermesi ve resmen duyurması gerekmektedir. “Soykırım – inkâr” sözlerini sıklıkla kullananlar ve kitap yazanlar, yukarıdaki gerekçelerin bir tekini bile delil olarak ibraz etmiş değillerdir ve ısrarla “araştırmalarda, yüzleşmekten ve kovuşturmaktan” kaçmaktadırlar.

Çeşitli gazete haberleri, Rus ordu generallerinin raporları ve en önemlisi ve kesini, Amerikalı General Harbord’un 1919 Kasım tarihli raporu, Ermenilerin büyük sayılarda Müslümanları öldürdüklerini, bütün köylerini tahrip ettiklerini, buna ait delillerin mevcut olduğunu ve Ermenilerin “canavarlıkta rafine yöntemler kullandıklarını” resmi Amerikan Senato-Kongre belgesi olarak teyit etmektedir Ermeni tarihçiler veya tezlerini ezbere savunanlar, bugüne kadar  “sahte olmayan” tek bir belge dahi sunamamışlardır. İspatı mevcut olmayan varsayımlarla hukuki karar alınamaz. Eldeki bütün belgeler,  hunharlıkların esas Ermeni çeteciler tarafından işlendiğini, açlık, hastalık ve yol zorluklarının bütün taraflar için eşit oranlarda (hatta Müslümanlarda daha yüksek oranlarda)  kayıp verdiklerini göstermektedir. Haliyle, Türkler – Kürtler – Çerkezler vb da, ellerine fırsat geçtiğinde, cinayetlere (rafine yöntemlerle olmasa bile) mukabele etmişlerdir. Mütekabil  intikam – barbarlık fiili vardır ve insanlık adına büyük bir ayıptır. Aksini kim söylüyorsa veya yazıyorsa, kelime kalabalığı yerine, geçerli ve mantıklı belge sunmalı ve yetkili adli merciden karar çıkarmalıdır. Bilimde, ne varsayımlar, ne “bilinen gerçekler” hukuki karar için geçerli ve yeterlidir. Aksine hareket, yalan ve iftira atmaktır!

Kitabın esas amacı ve başarısı

Kitabın 7’ci sayfasında mahiyet ve hudut çizgileri belirsiz, üç ana amaç güdülmektedir. Kısaca:

1. Türkiye Ermenileri – Ermenistan Ermenileri ve Diyaspora Ermenileri arasında ortak bir Ermeni kimliğinin tesisi: Cevap: Diyaspora Ermenileri Ermenilik tezini ve bunu destekleyecek her türlü aracı etik olmasa dahi, kendi varlıklarını ve menfaatlerini korumak için korumak zorundadırlar. Türkiye Ermenilerinin böyle bir Taşnakçı bayraktarlıkta menfaatleri yoktur, kayıp ihtimali ise, ataları gibi, çoktur!

Ermenistan Ermenileri de “işe-aşa muhtaçtır”,  boş lâf karın doyurmaz, kafa karıştırır, zaman kaybettirir.

2.  Türkiye’deki Türklerin ve Ermenilerin karşılıklı önyargılarının ve nedenlerinin telafisi.  Böyle bir tespitin ne derecede doğru olduğu ve bu nedenle uluorta kimselerin ortaya atılmasıyla, durup dururken “düzelteceğiz diyerek, bazı hata ve inatlaştırmaları tırmandırması”, halk deyimiyle, “kaş yapayım derken göz çıkarması” muhtemeldir. Böyle bir sorumluluğu, kim hangi sıfatla ve hakla yüklenebilir?

3.  Türkiye Ermenilerinin sosyal kaynaşma veya dışlanma veya ifade alanlarının incelenmesi. Türkiye Ermenilerinin, aynı kültür ve felsefede olan diğer kimselerle (Türk veya diğerleri) kaynaşmamış olması, kitap yazarlarının varsayımı veya fantezisidir. Şu anda bütün sosyal yaşantılar ve birlikler, dışarıdan her hangi bir zorlama olmadan, doğal mecrası içinde, mükemmel yürümektedir.  “Ermenilik” soyunun sanki bir farklılık üstünlük veya sakınca gibi yorumlanması ve sorumsuzca ikide bir empoze edilmesi, işte o vakit anti-Ermenilik, pro-Türklük/Lazlık/Kürtlük ve emsali reaksiyonları doğuracak ve durup dururken bazı “bilirim sananların gayretkeşlikleri ile” bizatihi böyle bir eksikleri olduğuna inanmayan, işindeki, gücündeki Türk Ermenilerinin huzurunu bozacaktır. Yakın tarihimiz, bu kışkırtmaları yapanların milletlerini felâketlere sürüklediklerini ve sonra bırakıp kaçtıklarını ispatlamaktadır.

Diğer bölümler – cemaat ve sosyal birimler:

1936 tarihli Vakıflar nizamnamesinin, özellikle sonradan iktibas edilen gayrimenkuller için, hukuki dengesizlik ve haksızlıklar yarattığı bir gerçektir. Ancak her şeyin altında Ermeniliğe veya ekalliyete dönük kast arayanların, bazı ülke gerçeklerini görmeden yorumlarda bulunmasında mantık yoktur.

Bir an için Doğan Holding sahibinin Ermeni olduğunu veya her hangi bir Ermeni Türk’ün şu veya bu bahane ile Ergenekon soruşturmasına dâhil edilmiş olmalarını hayal edin!  Ne yapardınız? Tepki verir, herhalde, haksızlık-ayırımcılık diye dünyayı ayağa kaldırırdınız! Peki, sayın kitap yazarları, Üniversiteler, AGOS, Marmara Gazeteleri ve Ermeni Kurumları, sesiniz şimdi niye çıkmıyor?  Türkler Türk’e ayırımcılık yaparsa aldırma, fakat işin içine ekalliyet veya yabancı taba karışırsa o vakit A.B.’ye.  ANCA’ya duyur öyle ki bütün dünya ayağa (yüzyıl öncesi gibi) kalksın.  Sayın yazarlar, samimi misiniz?

Kitabın beni çok ilgilendirmeyen diğer bölümlerini okumaya lüzum görmedim, zira bu yerler dantel gibi güzel ve itina ile işlenmiş! Benim her ayrıntıda bilgi sahibi olmam imkânsız. Bu nedenle, bu eleştiri yalnız bir okuyucu olarak benim “mantığıma uymayan” bazı hususları ve düşüncelerime göre sakıncaları kapsamaktadır. Yazarların ve emek veren düzenleyicilerin göz ve zevke hitap eden bu çalışmaları, bu yönleri ile genel beğeni ve takdire lâyık olabilir.

Berç Keresteciyan-Türkeri ve Agop Dilaçar hakkında verilen bilgiler doyurucudur.(Not::Atatürk portrelerinin köşesinde, düzgün-yuvarlak hatlarla atılmış bir K. Atatürk imzası vardır. Bu imza Türkiye’de güzel yazı yazmayı öğreten Robert Kolej hocalarından Vahran Çerçiyan’ın el yazısıyla tarihe ebediyen kazılmıştır)

Çalışmayı destekleyen İsveç Başkonsolosluğu hakkında akla gelen sualler:

Bir yabancı ülke delegasyonun, misafir eten bulunduğu ülkenin vatandaşlarını ilgilendiren ve organik bağı olmayan konularda, resmi hayır kurumları (Kızılay ve benzerleri) dışında maddî veya manevî vereceği destekler, taraflar arasında bir tercihi simgeleyeceğinden, diplomatik teamüle uygunluğunu  bilemem. İsveç Başkonsolosluğunun (herhalde İsveç Devletini temsiden, vatandaşının vergi parasını) böyle bir projede kullanılmış olması ihtimali, Türk vatandaşının aklına şu sualleri getirmektedir:

a-  Böyle bir yardımın amacı ve İsveç için kazancı-yararı nedir?

b-  Bu yardım teklifi doğrudan İsveç tarafından kendi ilhamlarıyla mı TESEV / projeye yapılmıştır?

c-  Yoksa TESEV/Kitap Yazarları/Üniversite mi, İsveç Devletinden bir “yardımı neye karşılık istemiştir?

d- Gerek İsveç makamları gerek yayıncılar, İsveç’in bu olaylarla ilgili bazı eski belgelerini biliyorlar mı? (Kanımca bilselerdi, doksan beş yıl sonra bu konuda tarihlerine ters düşecek bir katkıda bulunmazlardı! 

İngilizce kitabımın 126–127 ci sayfasında # 49 alıntıda, 23,8.1917 tarihli “Nya Daghlight Allehanda” gazetesinde, anılan bölgeyi atla gezen İsveç subayı H.J. Pravitz’in görgü şahidi olarak beyanatı verilmiştir.  Bu görgü şahidi ve arkadaşı, diğer dergilerde ve haberlerde çıkan yazıları açıkça yalanlamaktadır.  Bu “tarafsız” yazılı belgenin geçerliliği iptal edilmedikçe, özellikle İsveç’in her hangi bir “soykırımla ilgilenmesinin anlamı yoktur”.  Arşiv belgelerine göre, Mondros mütarekesiyle teslim olmuş bulunan Osmanlı Hükümeti, bu konuda tarafsız ülkelerin katılımı ile, davet edilen ülkelerden ikişer üyenin katılacağı bir mahkeme veya araştırma heyeti kurmak istemiş ve bu konuda 18 Şubat 1919 tarihinde beş tarafsız ülkeye sözlü bir nota vererek katılımlarını istemiştir. (İsveç, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsviçre).  Bu beş ülke de, bu yapılan samimi daveti geri çevirmişlerdir. Bu konudaki belgeler ve İsveç’in olumsuz cevabı “Armenians in Otoman Documents 1915–1920” (Devlet Arşivleri Yayın 25)  kitabının 606 ve 610 sayfalarında görülebilir.

Olayların vukuunda yapılan bu samimî daveti refüze eden İsveç ilgililerin aklı acaba doksan yıl sonra mı gelmiştir ve o vakit bakmak gereğini görmedikleri olaylara, kulaktan dolma haberlerle amacı ve mahiyeti taraflı olan bir projeye katkıda bulunmayı bilinmeyen nedenlerle, tercih etmişlerdir.

Ben, bu konuyu “biraz” bilen ve “doğruları bulmaya çalışan ve savunan bir insan olarak” ve İsveç ülkesinin dürüstlük prensiplerini bilen birisi olarak bu suallerin tatminkâr bir cevabını bulamadım.  Bu sualleri bir “Türk” olarak soramıyorum, çünkü kendi devletimin yetkililerinin “doğruları savunmak yerine vaziyeti idare etmekle” ilgilendiklerini birkaç kez yaşadım. Esasında, bu suallerin TC Devleti tarafından resmen İsveç Devletinden sorulması icap eder. Bu yapılmayacağına göre, “dürüst bir insan olarak, dürüst bir cevabı, insanlık onuru adına, talep etmekteyim”.

Sayın ilgililer, bu okuyucu mektubu, katkı ve ilgileri nedeniyle BİLGİ Üniversitesine, TESEV Vakfına, Kitap Yazarlarına, İstanbul İsveç Başkonsolosluğuna ve genel bilgileri için TC Dışişleri Bakanlığına postalanmaktadır. Sipariş halinde, kendi Türkçe ve İngilizce kitaplarım, verilecek adreslere yollanabilir ve faturalı satılabilir. E-posta adresim kitapların iç kapaklarında vardır ve genel kural olarak, kitaplarımla ilgili gelen okuyucu mektuplarını cevaplamaktayım. .İngilizce kitabım “armenians-1915.blogspot.com” internet adresinde, bilgisayarlara indirilmek üzere,  2008 yılı başından beri bütün dünyaya açıktır.

Saygılarımla;

İstanbul, 2 Kasım 2009

Şükrü Server Aya

Kemeraltı Cad. 36/a

Karakoy-Istanbul

Tel.0212-2451140-2925459-2925460

Fax.0212- 2925458 - E-posta:  ssaya@superonline.com

Not- 1:  Bilgi Üniversitesinin bu kitabı (İstanbul Tic Üniversitesi gibi) diğer Üniversite ve Kurumlara yollayıp yollamayacağını, onların da okuyup bir yorumda bulunup bulunmayacaklarını bilemem. Tecrübeler olumsuzdur.  

Not 2: Bu yazı ve İngilizce tercümesi, “TurkishArmenians” (armenians-1915.blogspot.com)’da ve başka dergilerde yayınlanacaktır. Blog sitesine yollanan “commentler” moderatörü tarafından gecikmesiz yayınlanır!

Not 3:  Bu yorumun İngilizce tercümesi ve ekleri için okuma – iletme adresi:>

LİNK : http://armenians-1915.blogspot.com/2009/11/2979-turkiyede-ermeniler-cemaat-birey.html

TAVSİYELER & ANALİZLER